2- MAVİ YOL 2025-KIŞ SAYISI (2. Sayı)MAVİ YOL DERGİSİ

AŞKA VE VEFÂYA DAİR – Nafiz YILDIRIM

AŞKA VE VEFÂYA DAİR

Nafiz YILDIRIM

“Biz bülbül-i muhrik-dem-igülzârı firâkız
Ateş kesilür geçse sabâ gülşenimizden”

II. Selim Han

II. Selim’in ifadesiyle, biz ayrılık bağının (bahçesinin) inleyen bülbülleriyiz. Şayet sabah rüzgârı bizim bahçemizden geçse ateş kesilir. Avamdan, ulemadan ve vükelâdan nice insanlar aşkı yaşadılar ve tarif ettiler. Her biri de kendince aşkın tarifini yapıp geçip gitti.

Onlar da biliyordu ki, aşk tarife sığacak kadar sığ bir kavram değildi; ancak yaşayarak bilinecek bir şeydi. Aslında onlardan geriye aşkın tarifinden ziyade çıkardıkları acı ve iniltilerin nağmelere dökülmüş hâlleri kaldı.

Zaten gerçek âşıkların sesi sedası da çıkmazdı, çünkü onlarda olduğu gibi, aşk, âşığı acılarla olgunlaştırır ve sesini soluğunu keserdi. Tıpkı yaş söğüt dalının ateşe atıldığında çıtırtılar çıkarması ve neticede kuruduktan sonra sessiz sedasız alevlenerek yanması gibi…

“Mevlana: ‘Dünyaya geldiğimde konu komşu feryatlarımdan uyuyamazlardı. Şimdi feryatlarım kesildi.’ diyor.”

Bunun için gerçek âşıkların, aşkın deryasına dalanların feryatlarını” pek duyamayız; onlar çok konuşmazlar da. Onları hep tefekkür hâlinde veya gözyaşlarını dökerlerken görürüz, gerçi gözyaşlarını da hep gizlerler. Ölüm gibi sessiz sedasız kalmayı tercih ederler.”

Tabiatta da birçok unsur böyledir. Nehirlerde, çaylarda olduğu gibi… Nehirler, çaylar deryaya ulaşıncaya kadar coşarlar, köpürürler, sanki başlarını taştan taşa vururlar, feryat ederler. Neticede denize ulaşınca sesleri ve feryatları sükûta erer, aşkın deryasında kaybolurlar. İnsanlarda da öyle değil mi? Pervasızca gürültülü bir hayatın sonunda ruhun sevgiliye ulaşmasıyla, yani ölümle, nasıl da masumlaşırlar ve sesleri kesiliverir.

Aşkın tam bir tarifi yoktur demiştik, ama konuşulmadan, yazılmadan da geçilmiyor. Eski Yunan’da bu husus üzerine pek çok filozof kafa yordu. Aşk, hep dış güzellikle telakki edildi. Onlar hep, güzellik heykelleri, tanrıları ve tanrıçaları icat ettiler. Ancak buna mukabil, ilâhî kudretle beslenen medeniyetler dışa değil, hep içe baktılar.

Onun için Mecnun’un cevabı çok mânidar. Derler ki, “Leyla o kadar da güzel değilmiş. Bu kadar iptila bunun için mi? dediklerinde, Mecnun ‘Hayır! İçimdeki Leyla için’ diyerek”, sanki ilâhî lütfu sinesine çekerek insanlığa ders vermektedir. Aynı ifadeyi Yusuf ve Züleyha’da da görüyoruz…

Neydi bu herkese gözükmeyen ve yalnız aşı- ğa gözüken ilâhî cazibe? Galiba Bezm-i elest’ten getirdiğimiz ve ilâhî imbikten süzülen, daha doğrusu sızan ilâhî aşkın lezzetiydi bu.

Onun için bunu tadanlar, bu tada erişenler bütün her şeyden el etek çekerek aşkın cezbesine tutulup yanmayı, kaybolmayı bütün cihana tercih ediyorlar. Bu tercihi maddî unsurlarla ifade etmeye takatimiz yetmez. Buna ancak ilâhî sırrın câzibesi der ve geçeriz.

Sonra her nefes bunu idrake kadir de değildir. Ancak biliyoruz ki: “Herkes parlamak ister, fakat tutuşma korkusu olmasa.”

Kainatın yaratılışında da aşk vardır, aşk üzerine kurulmuş bütün âlem. Yüce Yaratıcı Efendimize hitâben: “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” buyurmaktadır.

Mevlana’ya göre her şey âşıktır. Yapraklar bile aşk ile dalgalanır. Çöllerdeki kum tanelerinde bile aşk vardır. Akan sular, esen rüzgârlar hep bu vecd, bu coşkunluk ve ilâhî kudretin sevdasıyla meşk etmektedirler.

Aşkı ve sevdayı dışta, daha doğrusu maddede arayanlar hep kaybettiler ve kaybedecekler de. Çünkü kâinatın mihveri, ilâhî aşkın kudretiyle dönmekte…

Hayatın aslı esası aşktır. Ahmet Yesevî ne güzel demiş: “Aşksız insanın hayvandan farkı yoktur.” diye. Demek ki hayatın ve hakikatin aslı, insanın mayası aşk ile yoğrulmuş:” Aşk vasıtasız insanı Allah’a ulaştırır.”

Mevlana bakın ne güzel bir şekilde bu hususa noktayı koymakta: “Eğer Ashab-ı Kehf’in köpeğinde aşk damarı olmasaydı hiç onları bekler miydi? Mademki aşk vasıtasız insanı Allah’a götürmekte daha ne söylenebilir ki. Ancak unutmamak gerekir ki, yanmadan, çile çekmeden de ulaşmak mümkün değildir. Onun için aşkın çileyle, gözyaşıyla yoğrulduğuna inanıyoruz. Niçin aşk her gönülde barınmaz da hep mahzun gönülleri mesken tutar?

Gönülleri yumuşatan kuvvet, kanaatimizce hep gözyaşlarının arkasında gizlenmekte… Neden kibirli ve kinli insanlar ağlayamazlar? Neden tevâzu sahibi insanların kalpleri hep merhametle doludur da, onlarınki kaskatı taş kesilir. Acaba bunlar yaratılıştan mı gelmekte, yoksa içinde bulundukları yaşantılarından mı kaynaklanmakta?

Cemil Meriç: “Bütün kinler ve nefretler gözyaşlarıyla erir.” demekte. Bunun için neşelerini ve mutluluklarını gözyaşlarıyla kutlayanların elemi, keder ve üzüntülerinden değil, şüphesiz. Dahası, bu ıstırap ve elem, gözyaşlarından dökülen pırıltılar süzülmelerinden kaynaklanmaktadır. İnsanı hayata bağlayan da aşk ve ümittir. Bunlar ise insanı olgunlaştırır. Ancak, aşk ve ümidin ayrılmaz bir parçası olan vefayı unutmamak gerekir.

Vefa, semâya çekilmiş; cihanda nămı gezer,
Eğer bir ehlini buldunsa, söyle kurbanım!

Vefa; sözünde durma, sevgisinde sadık ve sebatlı olma anlamlarına gelir ki, bu her gönülde mekân tutan bir değer değildir. Demek ki vefa, her halükârda, bütün olumsuzluklara rağmen sözünde durabilmektir. Ancak birçoğumuz, daha sözümüzü verirken bile lisân- hâl ile bundan döneriz…

Servi boylu sevgilimize, âşığımıza uğrunda ölebileceğimizi söylediğimiz hâlde, feleğin vefasızlığıyla bir olup ona sırt döneriz. Banarlı’nın ifadesiyle: “Bu mevzuda kadın erkekten daha hünerli olmalı ki, edebiyat dünyasında vefasızlık ekseriya onun sıfatıdır.” der.

Edebiyatımızda birçok şair ve yazar, vefa kelimesini sıklıkla kullanmışlardır. Bunlar arasında en çok dikkat çekenlerden biri de Fuzûlî’dir. Onun Leyla ve Mecnun mesnevisine baktığımızda vefa sözcüğünün bütün anlam ve hususiyetini, Leyla ve Mecnun’un kişiliklerinde yaşattığını ve onları vefanın timsali haline getirdiğini görüyoruz. Fuzûlî’ye göre insan, vefalı olabildiği ölçüde insandır.

Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle: “Öyle bir yerde sözleşiyorsunuz ki, orada bizzat felek vefalı değildir. Gençliğinizde size öylesine taze ve güzel gösterdiği sevgiliyi zamanla adeta sadist bir heykeltıraş işleyişiyle değiştirir. Fidan vücuduna bir kabalık, ipek saçlarına bir kenevirlik, güzel yüzüne bir çirkinlik ve altın kalbine bir huysuzluk işler. Sonra size döner: Hani söz vermiştin? Haydi devam et.” der.

Fuzûlî’nin Leyla’sı ve Mecnun’u bu sadakatlerini sonuna kadar sürdürüp (bütün acı ve ıstıraba rağmen) vefa örneği göstermişlerdir. Ancak, sözlerinin acı ve ıstırabını dünyada, meyvesini ise ahrette derlemeye talip olmuşlardır. Onun için Fuzûlî:

“Ger görmemek dilersen resm-i cefâda
Fuzûlî olma vefâya talip dünya-yı bî-vefâda”

Günümüzde vefä sözcüğünün adı dahi unutuldu. Sevgiler, sevdalar beş paraya alınıp satılır oldu. Böyle bî- vefâ dünyada hangi değerden, aşktan, sevdadan bahsedilebilir? Sevgisiz, sevdasız bir hayat yaşıyoruz.

Bunun bir tek izahı vardır. Kanaatimizce o da insanlığın maddenin esiri olması, sahte tebessümlerin revaçta, sahte duyguların pazarda olmasıdır.

Züleyha’dan, Leyla’dan nefes almış, el almış sevgililer yok mu? Sevdası için dağlar delen Ferhatlar yok mu? Var tabii ki. Ancak onlar, bu çirkef toplumda, kirlenmiş ortamda içlerine kapanıp, bağırlarına taş basıp sessiz gözyaşları dökerek, acının en onulmazını yaşayarak köşelerinde feryat etmeyi tercih ettiklerinden, bize pek görünmezler. Çünkü, bu acı ve ıstırap onları olgunlaştırmakta ve gerçek sevdanın lezzetini tatmaktadırlar.

Onların çektikleri acı ve ıstırap, sevdalılarına ulaşamamaktan yahut da kaybetmekten değildir şüphesiz. Bu acı ve ıstırapta, ümidin pırıltılarını yakalamış olmalarından, bu hâli terk etmek istemezler. Çünkü terki, bütünüyle kaybetmek demektir.

Seveceğiz, vefalı olacağız. Çünkü, “Sevgi düşünmenin ilk ve vazgeçilmez şartıdır; insafını kaybedenler hiçbir hakikati bütünüyle kavrayamazlar.”

Sonra hakikat, hiç kimsenin tahakkümü altında da değildir. Bütün maddî unsurlar satın alınabilir ama hayatımıza yön veren manevî unsurlar satın alınamaz. Sonra buna hiçbir kuvvetin maddî gücü de yetmez. Bu kadar pahalı olan bir değer elbette kutsaldır. Elbette kıymetlidir.

Kıymetler ve değerler de meydanlarda sokak ortamlarında alınıp satılmaz. Biliyoruz ki, hazineler meydanlarda olmaz. Sonra, üzeri örtülmeyen her hazine, yağmalanmaya da mahkûmdur. O hazineler hep gizlenmeyi, gözden uzak kalmayı tercih ederler ve biliriz ki hazineler, hep virâne zannedilen yerlerde saklıdır. Sonra ma’mur yerlerde hazine aramamak gerekir.

Yani, neşeli ve gamsız gönüllerde sevda barınmaz. Sonra, vefa da aranmaz. Baktığımızda göreceğiz ki gerçek sevdalar hep mahzun gönüllere yerleşmiştir. Gerçek kıymet ve değerlerini orada buldukları için, yahut da, yağma edilmekten korktukları için olsa gerek. Onun için, âşığın döktüğü gözyaşlarının her biri birer inci tanesidir ve yüreğindeki yangını söndürmekten ziyade alevlendirir, alevlendikçe de mesut olur.

Yine tekrar vefaya geleceğiz. Ancak bilelim ki, hazinelerin azlığı kadar, gerçek âşıkların ve vefalı insanların da sayısı azdır. Belki de onlar, bunun için kıymetlidirler. Bizler, vefa diyerek, sevda diyerek belki de bu kıymetlere zarar veriyoruz. Bilemiyoruz.

Ancak geriye dönüp baktığımızda gerçek şahsiyet sahibi insanların hep vefasızlıktan şikâyet ettiğini görüyoruz. Yine biliyoruz ki, bizim şikâyet edeceğimiz vefa da kalmadı. Çünkü günümüz insanlarının birçoğu, bu sözcüğün ne olduğunu dahi bilmemekte.

O kadar ki, şimdi Vefa Lisesi’nde okuyanlarla Vefa Semti’nde doğanlar vefalıyım diyebilir. Bugün vefa mevzuunda yalnız onların sözü doğrudur. Bizim de: “Vefa, semâya çekilmiş, cihanda nâmı gezer.” demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.

Vefa abidesi Mehmet Akif’i rahmetle anıyor ve onun ifadesiyle diyoruz ki:

“Ağırca davranalım, her hayale kanmayalım!
Cihan yalancı kesilmiş, sakın inanmayalım!
Riya yüz örtüsü olmuş bu bî-hâyâ halka;
Yok eski alnı açık mertler, aranmayalım!”

Buyurun şimdi, göz pınarlarımızdan kuruyuncaya kadar, kanla dolu gözyaşları dökmeye…

Nafiz YILDIRIM

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu