VEFA VE İNSAN
Vefasızlık, insanın yüreğinde açılan ve asla kapanmayan ağır bir yaradır. Bir kere o yara açıldı mı, zaman onu sarmaya yetmez. İnsan toplumsal bir varlıktır; başkalarıyla birlikte yaşamaya, onlarla yol almaya, yük taşımaya, paylaşmaya mecburdur.
Mecburdur, çünkü hayatta kalışını, Allah’tan sonra, mutlaka bir başka insana borçludur. İnsanın kendi varlığına, hayatına karşı vefasız olması mümkün değildir. Bu, insanın doğduğu andan itibaren, içinde taşıdığı bir borçtur. Önce onu doğurana, büyütene, devşirip dünyaya getirenlere; sonra da hayat yolunda karşısına çıkan bütün insanlara bir vefa borcu vardır.
Beşikten mezara kadar insan, türlü türlü ilişkiler geliştirir. Arkadaşlıklar, dostluklar, cemiyetler, cemaatler… Kimine uzaktan dokunur, kimine derinden nüfuz eder. Bazen öyle şartlar gelişir ki, bu ilişkiler ölümünedir. İnsan bazı şeyleri, evet, ölümüne yaşar. Tüm bunların arkasında sessizce işleyen bir kuvvet vardır: güven. Güven, vefanın öz suyudur. İnsan birine yahut bir şeye güven duyduğunda, onunla bağ kurar, fedakârlık eder. Vefa, işte o güvenin meyvesidir. Hatta çoğu zaman insanı geliştiren, ayağa kaldıran, ileriye taşıyan güç de budur.
İnsan, zaman içinde değişir, dönüşür. Bu kaçınılmazdır; insan olmanın tabiatına aykırı olan tek şey, değişmeden kalmaktır. Ama değişim herkes için aynı hızda, aynı şekilde yaşanmaz. Kimi hızlı yol alır, kimi ağır adımlarla yürür; kimi direnmeye çalışır, akışa karşı koyar, itilip kakılır. İnsan kadar çabuk uyum sağlayan başka bir varlık yoktur ama onun kadar geniş bir ihtimaller dünyasında yaşayan da yok gibidir.
Hayatın akışı içinde fırsatlar çıkar insanın önüne yahut insan kendi fırsatını yaratır. Dostluk anlayışı değişir, güven anlayışı değişir, yol ve yöntemler değişir. İnsanın “Düşmez kalkmaz bir Allah’tır” diyerek birbirini teselli etmesi, bu değişkenliğin bir kabulüdür.
Tam bu noktada bazıları, hayatın merkezini oluşturan bu değişimi anlamakta zorlanır. Bir zamanlar ölümüne yanında oldukları insanları bir anda yok farz eder, hatta düşmanlık beslemeye kadar varabilirler. Bu, vefasızlığın en keskin, en acımasız halidir. Oysa yapılması gereken şey, çok daha basittir: durmak, düşünmek, anlamaya çalışmak.
Hayatın kendilerinden ibaret olmadığını görmek… Dün doğru sanılan şeylerin, bugün yanlış olabileceğini kabul etmek… Anlamamak, insana önce hırçınlık getirir, sonra derin bir vefasızlığa, hatta düşmanlığa sürükler.
Oysa insan, dün de bugün de, vefayı hak eden bir varlıktır. “Benimleysen iyisin, benimle değilsen kötüsün” anlayışı insânî değildir. İnsanları oldukları gibi kabul etmek, insan olmanın gereğidir. Evet, insanlar geçmişte verdikleri emeğin karşılığını alamayabilir; artık bunun için çok geç olabilir. Ama o emeğin vefası, helâldir.
Çünkü o gün, o yerde, o saatte verilmiş bir çaba, yaşanmış bir emek vardır. Onun izleri hayatın içinde durur ve geriye dönüşü yoktur.
Bize düşen tek şey, aynaya vefa ile bakabilmektir. Çünkü geriye kalan yalnızca odur. Vefayı esirgemek, yok saymak, nankörlüktür. Ve nankörlük, insanı hem hayattan hem insandan uzaklaştırır.
Ne mutlu, vefasızlığa düşmeden, insanın insana borcunu bilenlere…
Ne mutlu, vefayı seçenlere…
Hayrettin YAZICI








