3- MAVİ YOL 2026-BAHAR SAYISI (3. Sayı)MAVİ YOL DERGİSİ

Çağatay ALP -HER ÇAĞA SEVGİ DAĞITAN ADAM

HER ÇAĞA SEVGİ DAĞITAN ADAM

(700 Yıldır Sönmeyen Çerağ) 

                                                                                                      Yâdımdasın aşk tanığı
Hâl ehlisin yoktur gizin
Ayan beyan sözlerinle
Asırlardan gelir izin
 -İzindeyim izindeyim
 

Anadolu’nun bereketli topraklarında rengârenk, yediveren güllerce açan, etrafına sevgi yüklü kokular saçan, bir güvercin narinliğinde kavli kelâm şiirleriyle gökyüzü bahçelerinde uçan, görklü göklerden ‘gök ekinleri’ biçen, Hakk yolunda aşk bâdesi içen, münkirden kaçan, marufa koşan bencileyin bir garip, Türkmen, Anadolu dervişidir Yunus…

Yunus Emre, aşkın bir medeniyet tasavvurcusu, bir medeniyet inşacısı, bir medeniyet tahayyülcüsüdür. Medeniyet dediğimiz şey ise, münevver insanların yerleşik şehir normlarına ve gönüllere nakşettiği değerler bütününün tamamının adıdır. Kadim şehirlerde kadim değer üretimleri yapanlar ise; vahşetten, karanlıktan, cehaletten, nadanlıktan tamamen uzak, aydınlığa koşan insanlardır. Anadolu coğrafyasında neşv-ü nemâ bulan nice kanaat önderleri, gönül sultanları da, işte tam da bu mânâda anlatmak istediğimiz medeniyet değerlerinin önde giden atlılarıdır, öncüleridir, yolbaşılarıdır.

Bir dönem çok uzak ellerden, Anadolu topraklarına birçoğu Horasan kokulu; Mevlâna, Saadettin Konevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Tabduk Emre, Yunus Emre, Geyikli Baba, Sarı Saltuk, Ahi Evren gibi fikir ve zikir adamları geldiler. Bu yüce şahsiyetlerin hepsi de “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü” seven, insanlık âlemine sevgiyi, barışı, dostluğu, kardeşliği öğütleyenler oldular. Renk, din, ırk ayırımı yapmadan bütün insanlığa gönüllerini açan, gönüllerinde bütün insanlık için yürek devletleri kuran, bu erenlerin her birisi ayrı ayrı, cihanşümul gönül sultanları idiler.

Mevlâna; “Gel, gel ne olursan yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz bin kere bozsan da tövbeni yine gel.” Hacı Bektaş-ı Veli; “İncinsen de incitme insan dilinin arkasında gizlidir. Okunacak en büyük kitap insandır.” Hacı Bayram-ı Veli; “Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir” ve Bizim Yunus; “Ben gelmedim davi için / Benim işim sevi için” gibi kalp yanığı sözleriyle, Anadolu bağdarından bütün insanlık âlemine muştular yolladılar. 

Ve bu altın halkalar içerisinde yazımıza konu olan Yunus Emre; bir garip derviş, her çağa, her vakte sevgi dağıtan bir adam… Sevgi, barış, kardeşlik, dostluk, hoşgörü minvalinde söylediği sözleriyle, her kelâmı, her şiiri yüzyıllar sonrasında bile unutulmayan, şiirleri adeta anonimleşen, gönüllerde kurduğu yürek devletiyle idrâklerde bayraklaşan “bir lokma bir hırkasıyla”, sevgi ve aşk adamı kimliğini kazanan Bizim Yunus!… 

Bir benzetme yapacak olursak, Yunus Peygamber ile aşk dervişi Yunus Emre’nin bir zaviyede kesişen, benzeşen yönleri vardır. Bu yöne bakacak olursak, Yunus Peygamber putperest, inançsız bir kavme Peygamber olarak gönderilmiş, kavmi ise Yunus Peygamberi dinlememiş, sapkın hâllerinden, inançsızlıktan kat’a vazgeçmemişlerdir.

Yunus Peygamber, putperest kavmine serdettiği tebliğ mücadelesinde, gördüğü zorluklar karşısında bir anlık tereddüt geçirmiş, nefsine uyarak kaygıya kapılmış, bir gemiye kaçış niyetiyle binmiş, bindiği gemiden ise denize atılmıştır. Atıldığı denizin coşkun sularında bir balık tarafından yutulmuş, balık karnında gösterdiği nedamet ve tövbeyle Allah tarafından tekrar affa uğramış, kurtuluşu sağlanıp bir karaya o balık tarafından tekrar mücadeleye bırakılmış bir Hakk elçisidir. 

Yunus Emre’de de böylesi bir benzerlik vardır. Sarıköy’de sıradan bir rençper iken, yaşadığı yılın kuraklığı ve kıtlığında sefalete düşen, halkı ve kendisi için, Hac-ı Bektaş-ı Veli dergâhına gidip buğday isteyen; “buğday mı himmet mi sorusuna: “buğday” cevabıyla nefesi ve hikmeti reddedip tok olmayı seçen bir imtihan!… Fakat yola revan olup düşündüğünde “himmeti-nefesi” almadığına çok pişmandır; nedamet getirerek tekrar dergâha dönerek “nefes-himmet” istediğinde bu isteği reddedilmiş, “git kilidini Tabduk Emre açsın” denilerek Tabduk Emre Dergâhına yönlendirilmiştir. Pişmanlık ve duyulan nedamet açısından, Yunus Peygamber ile Yunus Emre arasında böylesi bir benzetme yapmamız dilerim ki sakıncalı olmamıştır. 

Ve Tabduk Emre Dergâhının kapısı Hacı Bektaş salığıyla Yunus Emre’ye açılmıştır. Yunus bu kapının eşiğinde Tabduk rızasıyla kabul görmüş, onun ocağında yanmış, pişmiş, aşk olgunluğuna erişmiş, o ocağın hikmetinden pay alarak çok uzaklara sevgi ufuklu nice kapılar, nice pencereler açmıştır. Tabduk Dergâhında otuz yıl demlenerek; hikmet, himmet, aşk tahayyülü ve felsefesi artık dem bulmuştur Yunus’un… Sûfi ocağında harla, aşk oduyla yanarken söylediği şu beyit çok mânidardır;                   

“Aşk sultanı Tabduk durur, Yunus geda kapuda Gedâlara lutf eylemek, hem kâidedir sultâna” 

Tabduk Emre’nin hikmet ocağına tam kırk yıl odun taşıyan Yunus, odunların hiç birisini; ‘şeyhimin dergâhına eğri adamı bırakın, hiçbir eğrilik giremez, hatta odunlar bile düz olmalı’ fikriyle hareket etmiş, dergâhına hep dost doğru odunlar getirmiş bir vefa abidesidir.  Kutlu hikmet ocağının kargın ateşinde aşk ahlâkıyla, dergâh terbiyesiyle yanmış, pişmiş, zorlu nefis eğitimlerinden geçmiş, sonunda da: “yandım, piştim Elhamdülillah” diyerek,  Sûfi tasavvuf yangınlarının içinde “Bizim Yunus” olmuş bir yüce şahsiyettir o!… 

Ve bir gün, bir ses yankılanır kulağına; “haydi söyle can Yunus”; bu nida üzerine Hakk ve halk adına hançeresi yırtılır, gönül dili açılır, gönlünün perdeleri aralanır, coşkun çavlanlarca şiirler, nefesler, deyişler söylemeye başlar. Avazlanır, nidalanır, söyleyeceklerini hiç perdelemeden, kelimelerindeki ağırlıkları, yani mısralarındaki daraları kaldırarak, Hac-ı Bektaş’ın “kilidini Tabduk açsın” ifadesinin mucibince, gönül kilidini sonuna kadar açar; söyler söyler cümle bir âleme… Ve hatta kimi söyleyişleri, Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın bazı hadislerinin bir şerhi, bir açılımı olarak karşımıza çıkar. 

Yunus, derviş olmadan da şiirler söylüyordur aslında, fakat girdiği tasavvuf halkasında, şiirlerinin ilhamını Yüce Hakk’tan alır, Hakk aşkıyla söyler şiirlerini, nefeslerini, deyişlerini… Artık “Gönül Çalap’ın tahtı / Kıblegâh-ı Kibriya”dır. Dilinden dökülenler kelâm-ı kibar olur; “aşk söyletir / dert inletir” onu… “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir” derken de, aslında Molla Kasım Yunus Emre’nin ta kendisidir. “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmez isen / Bu nice okumaktır” dizeleriyle, insanın kitap okumadan önce, kendini okuması gerçeğini de dillendiren, yine ulu, usanmaz, uslanmaz ozan Yunus’tur.

Bu arada Anadolu toprakları bir yandan Moğol istilalarına, bir yandan Haçlı seferlerine maruz kalırken, ayrıca iç bünyede beylik isyanları sürerken, o yüreğinden yaralı, çekilen acı dolu günlerden ötürü dertlidir, hüzünlüdür. Şeyhi Tabduk Emre Anadolu’nun bu kötü ahvâlinde insanların gönül ve medeniyet inşası için, ona irşat vazifesi vermiş, otuz yıl hizmet ettiği dergâhından onu yad’a yollamıştır. 

Yunus dertli dertli dolaşıyor, Hakk katından aldığı mertebeyle Yaradan’ına olan bağlılığı ile insanları irşat etmeyi kendisine en kutsî vazife sayıyordur; “Vardığımız illere, şol sefa gönüllere / Halka Tabduk mânâsın, saçtık Elhamdülillah”  şükrüyle, Urum’dan Şam’a, Maraş’tan Şiraz’a insanlık âleminin hayrı, barışı, kardeşliği için tasavvuf amaçlı seyahatlarını sürdürüyordur. Halka hizmet etmenin Hakk’a hizmet olduğu idrâkiyle, esasında gerçek seyahatinin Allah’a ulaşmak olduğunu biliyordur. Halk içinde muteberken bile aslında, onun esas kutlu seyahati yüce Allah’a doğrudur. “Aşkın aldı beni benden / Bana seni gerek seni” derken, aradığı sevgilisi, en sevgilisi, kara sevdası sadece Allah’tır. 

Yunus bir gönül adamı, her bir çağa nazar eden aşk tanığıdır, o gerçek bir sevda erenidir, gönüller yapmakla görevlidir yaşadığı coğrafyadaki tüm insanlara karşı… İntisaplı olduğu dergâhının öğretisi de zaten bu minval üzerinedir. O, gönlünün pergelinin bir ucunu Anadolu’ya koymuş, diğer ucunu cihan şümul sözleriyle dünyaya uzatmıştır. Dil, din, renk, ırk ayırt etmeden tüm insanlığa, kalbî çağrılar çıkararak gönül seslerini dillendirmiştir;

“Gönül Çalap’ın tahtı, Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, bir gönül yıkar ise”

Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil” 

Yunus’u bir aşk elçisi, bir aşk ahlâkçısı olarak adlandırırsak, onun inanç ve hayat felsefesini bir dizesine bile sığdırmak mümkündür. “Sevelim sevilelim / bu dünya kimseye kalmaz” kelâm-ı kibarı bile aslında, divanındaki bütün söylediklerinin bir özetidir. Yedi asır sonrası, kendisi bedenen dünyadan ayrı olsa da, her çağa maneviyatıyla aşk tanıklığı yapan, aşkın bir Türkmen dervişidir, ölmeyen bir âşıktır. Hani şairin mısraında söylediği gibi: “tenler ölür ama âşıklar ölmez…” Yunus’ta ölmeyen sayısız âşıkların arasında yer bulanlardan, sevdasının en güzel katında, görklü tahtında oturanlardandır. 

Yunus Emre’nin vefatının üstünden, evet, bugün itibariyle tam yedi asır geçmiştir. Ama o, hâlâ her çağa sevgi dağıtan bir yürek adamdır. Dün söylediği şiirleri, hikmetli sözleri bugüne, yarınlara hatta asırlar sonrasına bile, hâlen hâle hâle ışıklar saçmaktadır. Ve biz bugün savaşların, kavgaların, mezhep ayrışmalarının, insanların arasında oluşan kin ve öfke duvarlarının kara çehresinde Yunus’u ve Yunusça gönülleri çok özlüyoruz, çok arıyoruz… “Düşmanımız kindir bizim” diyen bir anlayışa, yetmiş iki millete bir göz ile bakan bir ermişin, bir Türkmen dervişinin sesine gerçekten bugün çok ihtiyacımız var.  Ve bende çok özlüyorum Yunus’un sesini, hikmetini, aşk felsefesini; gel yeniçağa yeniden aşk, sevgi, dostluk, barış, hoşgörü dağıt Yunus!…

Merdivenlerimiz boşlukta
Tırmanıyoruz bir adım
Sendeliyoruz, düşüyoruz sonra
Bize bir Yunus gerek
Bir Yunus gerek bize…     

Çağatay ALP

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu