1- MAVİ YOL 2025-GÜZ SAYISI (ilk Sayı)MAKALEMAVİ YOL DERGİSİ

Hanifi YILMAZ -FUZÛLÎ

FUZÛLÎ

İlimsiz şiir esası yok dîvar olur
 Esassız dîvar gâyette bî-i’tibâr olur”

(İlimsiz şiir temeli olmayan duvar gibi olur ve temelsiz duvar da gâyet değersiz olur)

1483 yılında Hilla’da doğmuş olan Fuzûlî, 1556’da Kerbelâ ya da Bağdat’ta o zaman yaygın olan veba veya koleradan öldüğü söylenir ki, genel kanaat bu yöndedir.

Fuzûlî, Büyük Selçuklular zamanında Irak’ta meskûn olan Bayat aşiretine bağlıdır hatta Türk musikisinde bir makam olan “Bayatî” bu aşiretten yayılmış olup, büyük şair Yahya Kemal’de aynı Türk aşiretine bağlı olduğundan “Bayatlı” soyadını seçmiştir.

Mevcut bilgiler ışığında asıl adı Mehmet’tir ve babasının adı Süleyman’dır, derin bir müftü olduğu söylenir.

Fuzûlî bütün eğitimini önce babasından sonra adı Rahmetullah olan bir öğretmenden almıştır. Bu tahsil hayatı hakkında kesin bilgiler bulunmamasına rağmen eserlerine bakıldığında İslamî bilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı açıkça anlaşılır.

Fırat kenarında Hilla bölgesinde yaşayan Fuzûlî’nin hayatı imkânsızlıklarla doludur. Beklediği ilgiyi görememesi, bahtsızlık ve yoksullukla içi içe olmaktan kurtulamamıştır.

Bu durum mısralarına yansır bir vaveylâ gibi.

“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
 Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”

(Gönlümün ateşinden başka benim için endişelenen yoktur
Ne sabah rüzgârından başka kapımı açan vardır)

Aşk ateşi ile gönlünü yakan şair, gerçek aşkın bir gün kapısını çalacağını hissettirir bize.

Allah’a kavuşma isteği yansır mısralarına ama vuslat yoktur, tasavvufa yönelir ilahî aşk içinde kıvranır âdeta bu daha da idealist yapar:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır”

(Aşk derdiyle hoşnudum ey doktor!
Bana ilaç verme ki, benim helâk olmam; senin derman olsun diye vereceğin zehrindedir)

VAR redifli gazelinde Mecnun’un aşk halini beğenmez

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var”.

(Bende Mecnun’dan daha çok âşıklık yeteneği vardır.

Sevgide, sadakat gösteren âşık benim, Mecnun’un ancak adı var.) diyerek Mecnun’un ölüp kemiklerinin çürüdüğünü kendisinin ise aşkı devam ettirdiğini ifade eder

Fuzûlî’ye göre şiirin özünü sevgi oluştururken, temelinde ise bilim esas olmalıdır evrende ne varsa özünde sevgi vardır. O’na göre insan seven bir varlıktır hatta daha da ileriye giderek bu sevgi, Allah ile insan arasındaki bağın özüdür. Ancak insanın bu sevgi ile Allah’a yakınlaşacağını belirtir şiirlerinde.

Şiirin temelinde ilim esastır dese de aşk ve sevgiyi tasavvuf hayatında herşeyin üstünde tutar:

“Fuzuli İlm kesbiyle pâye-i rif’at Ârzû-yı muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kîl ü kâl imiş ancak”

(İlim yoluyla yücelmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzuymuş; bu dünyada her ne var ise aşk; ilim de yalnızca boş bir lafmış)

Çağdaşlarına göre sade bir dili tercih eden Fuzûlî oldukça derin bir aşk şairidir.  Bu ölümsüz aşkı toplum, yoksulluk, felsefe, tabiat ve ölüm temaları ile anlatır. Türkçe, Farsça ve Arapçayı çok iyi kullanarak ne kadar güçlü olduğunu koyar ortaya.

Fuzûlî en çok etkilendiği üstatlara gelince:

Fuzûlî Mevlânâ, Sadî, Hüsrev, Câmî, Hakanî, Nizâmî, Hâtifî, Hüseyin Vâiz, Hâfız, Nesîmî, Ali Şir Nevâî, Kadı Burhaneddîn, Emîrî, Lütfi, Şeyhî, Habibî, Hecatî Beg, Ahmed Paşa, Hayâlî, Muhibbî’den etkilenmiş, bu şairlerin şiirlerine nazireler yazmıştır.

Prof.Dr. Abdülkadir Karahan,

Fuzûlî: Muhiti, hayatı ve Şahsiyeti adlı kitabında şöyle anlatır divan edebiyatımızın büyük şairini: “Tevhitten sonra yer alan meşhur dokuz na’tı içinde en sevileni ve tanınanı su redifli kasidesidir. Kasidelerinden çok gazelleriyle şöhret kazanan Fuzûlî, gazellerinde lirizmin, tasavvufî aşk ve heyecanın âdeta doruğuna ulaşmıştır. Dîvân’daki kıt’a ve rubailer de onun büyük bir şair olduğunu gösterecek değerdedir

Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran’ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir.

Fuzûlî, sadece klasik Türk edebiyatının değil, bütün Türk Dünyası edebiyatının en önde gelen isimlerinden biridir. Fuzûlî adı geçince de iki eser önce çıkar: Türkçe Dîvân ve Leylâ vü Mecnûn mesnevîsi.

Şairin mahlası olan Fuzûlî kelimesi, hem “kendini ilgilendirmeyen işlere karışıp lüzumsuz sözler söyleyen kimse”, hem de “yüce, üstün, erdemli” anlamına gelmektedir. Şair bu mahlası niçin seçtiğini Farsça divanının önsözünde şu şekilde açıklamaktadır: “Şiire başlarken günlerce bir mahlas almak yolunda düşündüm. Seçtiğim mahlasa bir müddet sonra bir ortak çıktığı için bir başka mahlas alıyordum. Nihayet benden önce gelen şairlerin ibareleri değil mahlasları kapıştıklarını anladım. Karışıklığı ortadan kaldırmak üzere Fuzûlî mahlasını seçtim. Bu adı kimsenin sevmeyeceğini ve bu sebeple almayacağını tahmin ettiğim için adaşlık endişesinden kurtuldum. Ayrıca ben, Allah’ın inâyetiyle bütün ilim ve fenleri nefsinde toplamış bir insan olarak geçiniyordum. Mahlasım bu amacı da içine alır.”

Fuzûlî’nin 1527 yılından başlayarak Kanûnî Sultan Süleyman’ın 1534’te Bağdat’ı fethine kadar geçen sürede nasıl yaşadığı bilinmemektedir. Kanûnî Bağdat’ı fethedince, “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâmdâr” tarih mısraını da ihtiva eden meşhur kasidesiyle beraber padişaha beş kaside takdim etmiş, Sadrazam Makbul İbrâhim Paşa, Kazasker Abdülkādir Çelebi, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi gibi şahsiyetlere de kasideler sunarak bu defa Osmanlı devlet adamlarının himayesine girmeye çalışmıştır. Ayrıca Bağdat seferine katılan şairlerden Hayâlî Bey ve Taşlıcalı Yahyâ Bey’le de tanıştığı ve onlarla dostane münasebetler kurduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Kanûnî daha Bağdat’tan ayrılmadan Fuzûlî’ye evkaftan maaş bağlanacağına dair söz verilmiş, fakat sonradan bu maaş gündelik 9 akçe gibi onun azımsadığı bir miktardan ibaret kalmış ve evkafın artan gelirinden tahsis edilmek suretiyle yeni bir ilâve gerçekleşmiş, ancak şair yine de ünlü “Şikâyetnâme”sini kaleme alarak memnuniyetsizliğini belirtmiştir. Daha sonra maaş hususundaki güçlüklerin giderildiği, beratta belirtilen günlük istihkakın bir süre gecikmeyle de olsa kendisine verildiği anlaşılmaktadır. Fuzûlî’nin bundan başka Musul Mirlivâsı Ahmed Bey, Ayas Paşa, Kadı Alâeddin ve Şehzade Bayezid gibi bazı önemli Osmanlı devlet adamlarına yazmış olduğu mektuplarla Bağdat valilerinden Üveys, Ca‘fer, Ayas ve Mehmed paşalara sunduğu kasidelerden değeri yeterince takdir edilmemiş bir insanın hissiyatı anlaşılmaktadır.

Fuzûlî’nin zaman zaman Tebriz, Anadolu ve Hindistan gibi yerlere seyahat etme arzusunu şiddetle duymuş olduğu halde içinde doğup büyüdüğü Irak bölgesinin dışına çıkma imkânı bulamadığı anlaşılmaktadır. Bilindiği kadarıyla onun hayatı Kerbelâ, Hille, Necef ve Bağdat’ta geçmiştir.

Fuzûlî 963’te (1556) Bağdat ve çevresini kasıp kavuran büyük veba salgını sırasında vefat etmiştir. “Geçti Fuzûlî” sözü de bu tarihi vermektedir. En sağlam rivayetlere göre ölüm yeri Kerbelâ’dır. Ancak Kerbelâ’da Hz. Hüseyin Türbesi karşısındaki Abdülmü’min Dede Türbesi’nde medfun olduğu şeklindeki rivayetin herhangi bir tarihî dayanağı yoktur.

Onun aile fertlerinden sadece oğlu Fazlî Çelebi hakkında, Farsça bir kıta ile Nidâyî Çelebi’nin bir notu ve Ahdî’nin Gülşen-i Şuarâ’sındaki kayıtlardan az da olsa bazı bilgiler edinmek mümkün olmaktadır.

Fuzûlî’nin hangi itikadî ekolü benimsediği sorusuna özellikle hayatı, eserleri, fikrî ve edebî şahsiyeti etrafında araştırma yapan ilim adamlarıyla edebiyat tarihçileri tarafından farklı cevapların verildiği görülmektedir. Onun Sünnîliğini hararetle savunanlar bulunduğu gibi Şiî olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak meseleye herkes tarafından kabul edilebilir bir çözüm getirilmesi mümkün olmamıştır”

Arapça ve Farsça eserleri de bulunmakla birlikte Azerbaycan’ca dilinin en önemli lirik şairi olarak kabul görmüştür.

Mehmed Fuzûlî, Alevî Müslümanların Yedi Ulu Ozanlarından birisidir.

Mezarlarının ehl-i beyt türbelerine yakın olmasını arzu eden pek çok Şiî gibi Fuzûlî de bir beytinde, öldüğü zaman üzerine Hz. Hüseyin’in gölgesinin düşeceği bir yere gömülmeyi vasiyet etmiştir. Bu isteğine uygun olarak Kerbelâ’daki Hz. Hüseyin Türbesinin yanına gömüldüğü sanılmaktadır.

ŞİKÂYETNAME adlı eserinde meşhur olan beyti ile bitirelim

Fuzûlî bu sözü, kendisine maaş bağlanması amacıyla verilen tekaüd berâtını ilgili vakfın mütevelli heyetine sunma ânını tasvir için söylemiştir. Söz, devamıyla birlikte şöyledir:

“Selâm verdim, rüşvet degüldür deyü almadılar;
Hüküm gösterdim fâidesüzdür deyü mültefit olmadılar.”

(Selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.)

Eserlerinden bazıları:

  • Türkçe Divan: Gazel, kaside ve diğer nazım şekillerinden oluşan şiir koleksiyonu.
  • Leyla ve Mecnun: Aşk konulu mesnevi.
  • Beng ü Bade: Alegorik bir mesnevi.
  • Hadîkatü’s-Süedâ: Kerbela olayını anlatan mensur eser.
  • Şikâyetname: Sosyal eleştiri içeren mensur eser.
  • Rind ü Zahid: Felsefi içerikli mensur eser

Hanifi YILMAZ

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu