SÜMBÜLLER AÇMADAN ÖNCE
Ayakları bahçe kapısından içeriye doğru adımlarken sanki yeni yürümekte olan bir bebeğin acemiliği ve ürkekliğiyle ilerliyordu. Kalbinin bir köşesine çöreklenmiş tuhaf ve anlamlandıramadığı bir hisle, avuçları arasındaki bahçe kapısının demir dokusunda elleri gezinirken, geçmişin bıraktığı paslı izleri teninde hissediyordu. Öylesine soğuk ve bir o kadar da müphem bir düşüncenin esrikliğine sessizce teslim oluyordu…
Birkaç metre yürüdükten sonra dış kapının yakınındaki kameriyeden geriye kalan; yağmurun, karın ve güneşin dokunuşuyla kepriyen tahtaların yanı sıra, dikine uzanan direkler, insanın üzerine devrilecekmişçesine güvensiz duruyordu. Sanki zamanın gerisine gitmeyi dilercesine çaresiz bir niyazla başını gökyüzüne çevirdi. Çocukluğunu geçirdiği o evin bir harâbeden ibaret olması içini acıtıyordu. Dudakları belli belirsiz bir kımıldamayla; “Kim bilir kaç yıl geçti buralardan gideli” derken, zihninden de hızla akan yılları cebir hesaba duruyordu… Aradan geçen zamanın değil de depremin hatıralara vurduğu darbe daha can yakıcı olmuştu onun için. Bakışlarını gezdirdiği her yerin nasıl düzelebileceğini, ya da düzelme ihtimalinin olup olmadığını aklıyla da, kalbiyle de istişâre ediyordu…
Avluda geçirdiği vakti unutarak içeriye doğru yöneldi. Evin dış kapısı da, zamandan payını almakta olan bahçe kapısından aşağı kalmamıştı. Aylar öncesi yaşanan büyük deprem ağır vurmuştu bu koca konağa ama etraftan gelip geçen müptezeller de orayı harâbeye çevirmek için azımsanmayacak kadar gayret sarf etmişlerdi. “İnsan” dedi iç çekerek ve devam etti; “İnsan, yaratılmışların en tehlikelisi… An gelip şifa olurken, an gelip zehir de olabiliyor…”
İki katlı evin üst katına doğru uzanan merdiven korkulukları da kırılıp dökülmüştü. Belediyeden oranın restore iznini almış da olsa, merdivene doğru yeltenişleri garip bir ürkekliğe teslim oluyordu. Yaşamaktan ne kadar çok şikâyet etse de ölmekten de bir o kadar korkuyordu. Salon, mutfak, hol derken yukarı odaların da hâlini merak etmişti; en çok da anacığıyla sarılıp uyudukları odayı… Ama merdivenler hem çürümüş, hem de kırılmıştı, çıkabilecek cesareti yoktu yukarıya. Kırık pencereden süzülen gün ışığının hârelerine baktı uzun uzun… Usul adımlarla pencereye doğru yanaştı. Her yanı pejmürde bahçede, ihtiyarlığa meyil eden gözleriyle umutsuzca göz gezdirdi. Bakışlarının sabitlendiği yerde duraksadı… Küçük süs havuzunun az ötesinde, çığlık çığlığa bir sevinçle koşan çocukluğunu hatırladı. Annesinin güzelliği aklına gelince içi burkuldu. “Ölüm öylesi bir güzelliği bile alıyorsa ben ne diye yaşıyorum şimdi!” dedi. Yalnızlığın senfonisi sarmıştı her yanı… Düşünmekten ve hatırlamaktan daha acısı, hissetmekti. Yüreğinin tam ortasına bir hançer sızısı yayılıyordu sevdiklerini düşündükçe…
Evlilik onun kaderinde yer edememişti. Sevdiği kadın, onunla kısacık bir zaman geçirmiş; sonrasında uzaklara gitmeyi tercih etmişti. O da aşka olan inancıyla birlikte hayallerini de gömmüştü. Bütün hayatını öğrencilerine ve mesleğine vermişti. Gül büyütüp gül dermişti yıllarca. Emeklilikle birlikte anlamıştı yalnızlığın ıssızlığını ve geçmişe dönüp orada geçirmek istemişti geri kalan ömrünü… Gözü bütün bahçede gezinirken yeniden dönüp bahçe kapısında kalakaldı. Annesinin cenazesinin evden çıktığı günün her bir karesi akıverdi zihninden. Sonra… Sonra o evden bir yetimhâne görevlisiyle birlikte çıkışını anımsadı buruk bir hissin eşliğinde, gözyaşları süzülürken… “Aslında…” dedi kısık bir sesle ve devam etti sanki yanında biri varmışçasına; “Zaman geçer, acı diner ama adaletsizlik, insanın çocuk ruhunda iz bırakır… O gün koparıldığım bu eve, şimdi buranın sahibi olarak gelmem de sanırım geciken adaletin tecellisi…”
Mevsim kıştı ve önü bahardı. Uzun bakışları, anneannesinin özenle büyüttüğü sümbüllerin olduğu kuru toprağın üzerine odaklandı. Duraksadı. Sümbülleri o da çok severdi. Aradan geçen birkaç gün içinde konak yavaş yavaş eski güzelliğine kavuşmaya başlamıştı. Tadilata gelen ustalara sürekli ellerini çabuk tutmalarını söylüyordu. “Bahar gelmeden bitirin burayı!” diyordu ivedilikle sarf ettiği sözleriyle. “Bahar başka gelmeli bu defa…” diyordu içten içe, sanki bir dileği hakîkate bulayarak.
Üç ayda bitecek tadilatı zorlayarak bir ayda bitirtivermişti ustalara. Bunu da biraz eğitimci oluşundan gelen iknâ yetisine bağlıyordu. Onlara verdiği yemeklerin yanı sıra anlattığı kıssalar, hikâyeler, okuduğu şiirler ustaları daha bir iştaha getirip gece gündüz çalışmalarına vesile olmuştu.
O gece evde geçireceği ilk gündü. Annesiyle uyuduğu odada, benzer bir karyola ve yine eskisine yakın bir düzen verdiği evde anıların eşliğinde uykuya daldı. Rüyaları, sevdiği iki kadını konuk etmişti: Annesi ve eşi… Hiç yaşayamadığı saadeti yaşamış, hiç gülmediği kadar gülmüştü. Bir anda uyandı. Rüya, kâbusa dönünce nefes nefese gözlerini açmıştı. Sabah, pencereye dokunmuş; gün, hârelerini odadaki çiçek desenli halının üzerine yaymıştı…
Çocukluğunda olduğu gibi, hiç kımıldamadan o hâreleri izledi yorganın altında. Ama o an onu öperek uyandıracak annesi yoktu. İstemsizce burkuldu içi. Yavaşça ayağa kalktı. Pencereye yanaşıp perdeyi araladı. Kuşlar, incir ağacının dallarında oynaşıp rüzgâr, aheste aheste savuruyordu gelmekte olan baharın büyüsünü. Birkaç gün evvelinde diktiği sümbüllerde bir yeşillik, bir hareket görür gibi oldu. “Oh nihayet açtı sümbüller…” diyerek koltuğun üzerindeki hırkasını alıp bahçeye koştu çocuk sevinciyle. Merdivenleri inerken anneannesinin sümbüllere olan merak ve sevgisini hatırladı ama en çok da annesinin mor sümbülleri alıp saçına takışını. Dışarı adım attığında teni ürperdi. Bahar gelmekteydi ama hava hâlâ serinliğini koruyordu. Hırkasına daha da sarılarak sümbüllerin yanına yaklaştı. Hayal kırıklığına uğradı bakışlarının akıp gittiği sümbüllerin yerini görünce. Toprağın üzerinde birkaç ayrık otundan başka bir şey yoktu. İç çekerek içeri geçti. Tek başına ettiği kahvaltı sonrası derin sessizlik ve pencereden dışarıyı izlerken gözüne takılan oyun oynayan oğlan çocuğu vardı…
Ona baktığında keşkeler geldi diline. O ana kadar hiç düşünmediğini fark etse de, aslında bir oğlu olmasını çok istediğini içinde yaşattığını anladı. “Bazı şeyler için geç kalınır böyle işte…” dedi. O böyle düşünedururken, birden çocuğun topu bahçeye kaçıverdi. Çocuk koşar adımlarla bahçeye girip topu aldı. Hemen korkuya kapıldı çocuğu görünce çünkü çocuk, sümbüllerin üzerine basmıştı. Hem toprağın altındaki tohumlar hem de özenle aldığı birkaç sümbül fidesi hebâ olmuştu çocuğun ayakları altında. Pencereyi açıp öfkeyle seslendi; “Seni gidi velet, ne yaptın bahçeyi? Defol git, bir daha da bahçeye girme! Keserim billâhi o topunu!”.
Onun hiddetinden korkan çocuk hızla kaçıverdi bahçeden. Üzüldü ama ivedilikle bahçeye çıktı. Sümbül fideleri ezilmişti, hem daha açamadan. Fidelerin hemen yanıbaşına diktiği tohumlar daha baş göstermemişken alt üst olmuştu o yaramaz çocuğun adımları altında… Eğilip fideleri düzeltmeye, can bulmaya çalışırken bir anda göğsüne bıçak gibi saplanıveren ağrıyla yere yığılıverdi. Seslenecek kimsesi olmadığından, avuçlarındaki ezilen sümbül fideleriyle son nefesini verdi o soğuk bahçede; ıssız, yalnız ve çaresiz; hem de daha sümbüller açamadan… Bir çift sümbül fidesi ve kırık dökük hayaller düşüverdi yere buz kesen avuçlardan…
Dilek EKER ÖZYURT








