ÇOCUKLUĞUMUN NEVRUZ BAYRAMLARI
Döngel Köyü, Kahramanmaraş şehir merkezine elli kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Köy merkezi, Kahramanmaraş-Kayseri karayolunun sağ tarafında yer almaktadır. Dünyanın sekizinci harikalığına aday Döngel Mağaraları, köyün kuzeydoğusundadır. Köyün on kilometre kuzeyinden doğan Tekir Çayı, Kısık Mezrası yakınlarında yeraltına batmaktadır. Yeraltında bir kilometre kadar ilerledikten sonra, Döngel Mağaraları’nın içinden şelaleler oluşturarak yeniden yeryüzüne çıkarmaktadır. Tekir Çayı, mağaraların içinden yeryüzüne çıktıktan sonra Döngel’i bir bıçak gibi ortadan ikiye bölerek, Ceyhan Irmağı’na kavuşmak için Menzelet Barajı’na doğru düşe kalka yol almaktadır.
Köyün çevresi, yüksekliği iki bin metreyi geçen karlı dağlarla kaplıdır. Bu dağlarda çam, ardıç, sedir, köknar, meşe başta olmak üzere onlarca çeşit orman ağacı yetişmektedir. Dağların arasındaki platolarda yüzlerce yıldan beri yörüklerin iştahını kabartan çok sayıda yayla bulunmaktadır. Bu yaylalar arasından en ünlü olanı Keş Dağı Yaylasıdır. Yaylalarda bulunan ağaç oluklu pınarların suyu, içenlerin dişini sızlatacak kadar soğuktur. Yaylalarda yetişen dağ çayı, üçgül, kenger, keven gibi binlerce çeşit endemik bitkinin kokusu ve güzelliği, gören insanları kendisine mest etmektedir.
Dağları, yaylaları, mağaraları, akarsuları, pınarları ve diğer doğal güzellikleriyle bir bütün olarak ele aldığımızda Döngel Köyü’nün ülkemizde eşi ve benzeri olmayan otantik özelliklere sahip, dünyanın saklı cennetlerinden bir köşe olduğu değerlendirilmektedir. Döngel’in bu güzellikleri bu güne kadar birçok şairin şiirlerine ilham kaynağı olmuştur. Bugünden sonra da olmaya devam edecektir. Karacaoğlan, Dost Ozan ve Şair Teyfikî gibi şairlerimizin çok sayıda Döngel temalı şiirleri bulunmaktadır. Dost Ozan’ın ( Hanifi Sarıyıldız) Maraş isimli şiirinden Döngel’i anlattığı bir dörtlüğü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Döngel mağarasında iç içe sular,
Güneş vurur, ebemkuşağı doğar
Bir gölge oyunu, renkli bir duvar
Som altın sırmadan şalın var Maraş
Döngel, doğal güzelliklerinin yanı sıra arkeolojik öneme sahip ülkemizin tarihî yerleşim yerlerinden biridir. Köyün hudutları içinde yer alan Direkli Mağara’da yirmi yıldan beri arkeolojik kazı yapılmaktadır. Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Doktor Cevdet Melih Erek başkalığında yapılan bu arkeolojik kazılarda, Direkli Mağarası’nda Milâttan Önce 12500 yılına ait ana tanrıça figürü, boncuk, biz ve buna benzer tarihi eserler bulunmuştur. Bulunan bu eserler, Anadolu’daki ilk yaşam belirtilerinin bu coğrafyada olduğuna işaret etmektedir.
Döngel aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş bir derbent köyüdür. Ünlü tarihçi Dr. Yalçın Özalp’ın vermiş olduğu bilgiye göre, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Kahramanmaraş-Göksun yolu güzergâhında Döngel’den başka Türk köyü bulunmamaktadır. Bu nedenle bu köy defalarca Ermeni çeteleri tarafından talan edilerek can ve mal kaybına uğratılmıştır. Maraş Jandarma Komutanı Binbaşı Mehmet Bey 1895 yılında Döngel’de Ermeni çeteleri tarafından gerçekleştirilen talanı tetkik etmeye giderken Kirazlı Dere mevkiinde pusuya düşürülerek altı askeriyle birlikte şehit edilmiştir. Bu bilgiler, Binbaşı Mehmet Bey Şehitliği’nin kitâbesinde yer almaktadır.
Bundan otuz yıl öncesine kadar Döngel halkı geçimini hayvancılıkla sağlardı. Köyde genelde kara keçi beslenirdi. Kara keçinin yanı sıra, bazı evlerde az da olsa koyun ve büyükbaş hayvan da bulunurdu. Yaz mevsimi geldiği zaman köy halkının tamamına yakını hayvanlarını otlatmak için yaylalara göçerdi. Keş Dağı, Karlık, Mağaralı gibi yaylalarda yayılan hayvanların eti çok leziz olurdu. Köylüler, temmuz ayının sonunda yayladan aşağı göçerek Tekir Çayı’nın etrafına çınar ve meşe dalından yaptıkları “hayma” adı verilen eğreti yapılara konarlardı. Döngel’de yetişen keçilerin sütünden üretilen tereyağı, yoğurt ve peynir gibi hayvansal ürünler kaliteli olunca, şehir halkı tarafından tercihen satın alınırdı. Doksanlı yıllarda Kahramanmaraş’ta sanayi tesislerinin artması nedeniyle Döngel’de hayvancılık fiilen sona ermiş oldu. Köyün gençleri, dağlarda çobanlık yapmak yerine, şehirde fabrika işçisi olmayı tercih ettiler. Şu anda dağlar, ıssız yaylalar sahipsiz kalmış durumdadır.
Döngel, tarihi zenginlikleri ve doğal güzelliklerinin yanı sıra çok köklü kültürel özelliklere sahip, kıymetli bir yerleşim yeriydi. Köy halkının bir kısmı, Oğuzlar’ın Beydilli boyuna mensup Tecirli Türkmen Aşireti’nden, bir kısmı ise Oğuzlar’ın Bozok boyuna mensup Avşar Türkmen Aşireti’ndendir. Anlayacağınız, köy halkının tamamına yakını safkan Türk’tür. Döngel’de yaşayan Türkmen aşiretlerinin Türkistan’dan Anadolu’ya gelirken gelenek, görenek ve kültürel değerlerini de eksiksiz olarak yanlarında getirdikleri sosyal yaşamlarından anlaşılmaktaydı. Köyde yapılan bayramlar, düğünler, güreşler ve bunlara benzer gelenek ve görenekler, Azerbaycan veya Özbekistan gibi Türk Devletleri’nin tıpatıp aynısı olmasa bile önemli ölçüde benzerlik taşımaktaydı. Ülkemizdeki ve dünyadaki teknolojik gelişmelere paralel olarak Döngel’deki sosyal ve kültürel yaşam da son otuz yılda azımsanamayacak miktarda mutasyona uğradı.
Köye elektrik gelince sinsin ateşi yakılmaz oldu. Davul zurnanın yerini orkestra alınca düğün güreşleri unutuldu. Bilgisayar oyunları icat edilince sokakta oynanan oyunlar ortadan kayboldu. Dinî bayramlarda gençler köye annesini babasını ziyarete gelmek yerine, turizm bölgelerine tatile gitmeye başladı. Bayram namazından sonra mezarlıklar toplu hâlde ziyaret edilmez oldu. Bayramın birinci günü yapılan bayram güreşleri tarihe gömüldü. Aşure günü bir kazan dolusu aşure yapıp konuya komşuya dağıtan kimse kalmadı. Düğünler üç günden üç saate indirildi. Hıdırellez Bayramı unutuldu. Çocukluğumda coşkuyla kutladığımız Nevruz Bayramı tarihe karıştı. Ben şimdi sizlere çocukluğumuzda kutladığımız ve günümüzde adı dahi anılmaz olan Nevruz bayramlarını tarihe not düşmek amacıyla kısaca anlatmak istiyorum…
Biz çocukken bizim köye ve yaşadığımız yöreye normalinden fazla kar yağardı. Karın çok yağması nedeniyle dağlardan yollara çığ düşer, Kahramanmaraş-Kayseri karayolu ulaşıma kapanırdı. Mahsur kalan vatandaşlar, yöre halkı tarafından misafir edilirdi. İlkbahar mevsiminde dereler, çaylar ve ırmaklar coşar; evleri sel alır; köprüler yıkılırdı. Yağmur çok yağınca ekinler coşar, harmanlar bereketli olurdu. Karın çok yağdığı kış mevsimlerinde, köy halkı, gündüz ahırdaki hayvanlarıyla uğraşırken akşamları bir evde toplanarak çeşitli etkinlikler yaparlardı. Bu etkinliklerin başında yüzük, cıncık, saklambaç oyunu gelirdi. Oyun oynanmayan günlerde ise sıra türküsü söylenir veya yaşlıların anlattığı hikâyeler dinlenirdi. Toprağa cemre düşüp de karlar erimeye başlayınca bütün çocukları, Nevruz Bayramı’nı kutlamak için bir heyecan sarardı…
Köyümüzün geleneklerine göre Nevruz Bayramı her yıl mutlaka mart ayının üçüncü haftasında kutlanırdı. Toprağa cemre düştüğü zaman tabiat canlanmaya başlar, yeraltından yeryüzüne binbir türlü bitki fışkırırdı. Köyümüzün arka tarafındaki Hartlaplı Kat ve Karga Sekmez ismiyle anılan mevkiler, ormancılar tarafından korunduğu için bölge nevruz, çiğdem ve menekşe çiçeği ekilmiş bahçeye dönerdi. Korumasız alanlardaki çiçeklerin başını hayvanlar yediği için toplayacak çiçek bulmak zor olurdu…
Köyün bütün çocukları Nevruz Bayramı’nın gelmesini iple çekerdi. Ben ise bu çocukların başında gelirdim. Köyümüzdeki bazı insanlar, Nevruz Bayramı’na hürmeten, kız çocuklarının adını Nevruz koyarlardı. Mart ayının üçüncü haftasına denk gelen cumartesi günü, Nevruz Bayramı’na hazırlık yapmak için köyün bütün çocukları topluca dağlara gider, bol miktarda nevruz ve çiğdem çiçeği toplardık. Topladığımız çiçekleri köye getirir, demet demet yaptıktan sonra solmasın diye içinde su bulunan kocaman bir bakır leğene ıslardık…
Pazar sabahı erkenden kalkar, en güzel kıyafetlerimizi giyerek Nevruz Bayramı’nı kutlamak için köy meydanında toplanırdık. Köy meydanında toplandıktan sonra “çömceli gelin” yaptırmak için anasının ilk kızı olan bir kadının yanına giderdik. Anasının ilk kızı olması nedeniyle çömçeli gelin bağlama işini genelde benim annem yapardı. Annem önce yetmiş-seksen santim uzunluğundaki ağaçtan yapılmış kocaman bir çömçenin çukur yerinin alt tarafından, keser sapı büyüklüğündeki silindir şeklindeki bir ahşap parçayı kol yerine bağlar, sonra da üç dört yaşındaki bir kız çocuğunun kıyafetini yapmış olduğu bu iskeletin üzerine giydirerek çömçeli gelini tamamlamış olurdu. Çömçeli gelinin üzerindeki kıyafetin çok renkli olmasına dikkat edilirdi. Çocuklardan biri çömçeli gelini, biri içi nevruz ve çiğdem demetiyle dolu tepsiyi, biri içine bulgur koyulacak bez torbayı, bir başkası da içine tereyağı konulacak bakracı eline alır ve diğer çocuklar da elinde eşya olan arkadaşların peşinde olmak üzere, köyün evlerini dolaşmaya başlardık. Varmış olduğumuz her evde kapıyı çalar, kapı açıldıktan sonra içeri girerken,
“Çömçeli gelin ne ister
Gökten rahmet, yerden bereket ister
Bir bakraç su ister
Bir kaşık yağ ister
Bir tabak bulgur ister
Bir atımlık tuz ister
Yağ verenin oğlu olsun
Tuz verenin kızı olsun
Ver Allah’ım ver”
Diye tekerlemeler, maniler söylemeye başlardık. Mani söyleme işi, vardığımız evin hanımı isteğimizin en az birini karşılayıncaya devam ederdi. Evin ekonomik durumuna veya evin hanımının cömertliğine göre mutlaka taleplerimizden biri karşılanırdı. Çiçek taşıyan arkadaşımız, evin hanımına bir demet nevruz veya çiğdem çiçeği verirdi. Çocuklar evden çıkarken evin hanımı peşlerinden bir sürahi su dökerdi. Köyün ekonomik durumunu bildiğimiz için çok fakir ailelerin evine hiç uğramazdık.
Topladığımız yağ, bulgur, soğan, patates gibi gıda maddeleri yeterli hâle gelirse toplama işini bırakırdık. Topladığımız ürünleri Töme Karı namıyla tanınan Fatma Celayir teyzenin yanına gider, ona teslim ederdik. Töme Karı yemek yapmaya başladığında biz akarsuların yanına yarpuz ve su teresi toplamaya giderdik. Töme Karı, biz gelinceye kadar yemekleri hazır ederdi. Yemek hazır olduktan sonra sofraları serer, self servis usulü yemeğimizi alır, afiyetle yerdik. Nevruz Bayramları’nda yediğimiz salçalı pilavın, kısır köftenin tadını hâlâ unutamıyorum. Karnımız doyduktan sonra, artan yemekleri fakir ailelerin evlerine dağıtırdık. İşin en güzel tarafı, biz Nevruz Bayramı’nı en güzel şekilde kutlayalım diye bütün köy halkı bize destek olurdu. Yemekten sonra Yüce Mevla’ya yağmur yağdırması için hep birlikte elimizi açar, dua ederdik. Yüce Rabbimiz duamızı kabul etmeli ki, Nevruz Bayramı’nı kutladığımız gün mutlaka gökten rahmet yağardı.
Yağmurun hemen yağmaya başladığı Nevruz Bayramları’nda köy meydanından eve varıncaya kadar ıslanır, kuru bir yerimiz kalmazdı.
Döngel’de şimdi ne Nevruz Bayramı kutlayan çocuk ne de köyün çocuklarına yemek yapan bir kadın kaldı. Köylüler, tarlaları ekmez oldu. Gökten yağan rahmet azaldı. Çocuk iken kutladığımız Nevruz Bayramları, gönlümün derinliklerinde bir hatıra olarak o günkü tazeliğiyle yaşamaktadır.
Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.
Teyfik KARADAŞ







