HAYALLERİ ERTELEMEK
Oğlum İlbey’e…
İkisi de gençti…
Ertelemek istemedikleri hayalleri, geleceğe dair düşleri vardı.
Ancak her şey Kafdağı kadar uzaktı. Hayat çetin, ömür kısaydı.
Hayallerinden vazgeçmediler. Umutsuzluğa düşmediler. “Bir gün mutlaka” diye başlayan cümleler kurdular.
Onlar, biliyordu ki azimde zafer, yeiste mağlubiyet vardı.
Azimliydiler…
“Fazla değil, dört beş dönüm bir arazileri olsun. Üstünde mavi kanatlı güvercinlerin savrulduğu, modern bir “köy evi…” Şehrin dışında ama şehre yakın. Fabrika dumanları, şehrin gürültüsü, egzoz gazları olmasın. Balkonlarında gökkuşağı sarmaşıklar gülümsesin. Bahçesinde her çeşit meyve çiçek açsın: portakal, mandalina, çikolatalı hurma, mürdümeriği, elma, kayısı, caneriği… Sonra teyeklerin arasından sarkan akik renkli kabarcık üzümler… Ve bahçenin bir köşesinde beş altı kovan arı…
Çocuklarının ayakları çimene değsin. Horozun ötmesini, köpeğin havlamasını, ineğin böğürmesini duysunlar. Yeşil soğan, kıvırcık marul, çiçeği burnunda salatalık, maydanoz, mor reyhan, nane, roka, sofralarına bahçelerinden gelsin. Her gün taze süt içsin, köy yumurtası yesin çocuklarımız. Sarışın ışıkların düştüğü geniş balkonumuzda kahvaltımızı birlikte yapalım. Dolunaylı gecelerde çaylarımızı birlikte yudumlayalım. En güzel kahkahalarımızı orada atalım. Misafirlerimiz olsun. Onlara bahçemizden tatlı nar, ballı incir ikram edelim.
Uzun kulaklı, uzun tüylü, gözleri ışıl ışıl yanan bir köpeğimiz olsun. Bizi ayak seslerimizden tanısın. Her gün akşam bahçe kapısının arkasında bütün şımarıklığı ile yolumuzu gözlesin.
Güneşi biz uyandıralım.”
Sahi çok mu lükstü bahçe içinde bir “köy evi” hayal etmek…
Beton bloklar arasına sıkıştırılmış bir hayatı istemiyorlardı. Çimento solumak, asfalt yemek istemiyorlardı. Kalabalıklar arasında maskeli balodaymış gibi dolaşmak istemiyorlardı.
Onlar, kahramanları kendileri olan bir masal kurmuşlar ve o masala inanmışlardı.
İnanmak, başarının yarısı değil miydi?
Hayallerini ertelemek istemiyorlardı.
Ancak aldıkları maaş belliydi. Bütün bunları maaşlarından artakalanlarla gerçekleştirmek çok zordu. …
Karar vermişlerdi: Yurt dışına öğretmen olarak gidecekler, para biriktirip öyle döneceklerdi. Bu rüya başka nasıl gerçekleşebilirdi. Henüz gençtiler, bir çocukları vardı. Hayat kendilerini ıskalamadan, onlar hayatı kontrol etmeliydiler.
O sene Bakanlığın açtığı yurtdışı sınavlarına birlikte girdiler. Azmin elinden ne kurtulur? Sonuçlar açıklandığında sevinçten uçuyorlardı. Bu başarı, kurdukları o büyülü masala bir adım daha yaklaşmak demekti. Artık hiçbir şey uzak değildi. Köy evi uzak değildi. Gökteki yıldızlara dokunabilirlerdi. Aydedeye el sallayabilirlerdi.
Özü özlerine, dili dillerine benzeyen bir ülkeye gideceklerdi: Kırgızistan… Bozkır çehreli, çekik gözlü soydaşlarının diyarı… Alışkın olmadıkları çileli, zorlu bir hayat, farklı bir iklim… Soydaşları da olsa gurbetti işte. Tam beş yıl Tanrı Dağları’nın karlı eteklerinde öğretmenlik yaptılar. Sarı Özek bozkırlarında sıcak dostluklar kurdular.
Zaman dediğin nedir ki?
Nihayet dönme vakti geldi.
“Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” ne güzel bir şiirdi. “Gülpembe” ne hoş bir şarkıydı.
Gözyaşları içinde vedalaştılar.
İçlerinde taşıdıkları cemre hiç sönmemişti. Bahçe içinde geceleri deniz feneri gibi salınan o muhteşem ev hep ışıl ışıldı.
Yememişler içmemişler, “İşten değil, dişten artar.” demişler, belli bir miktar dövizle Türkiye’ye dönmüşlerdi.
Herkes onun toprağa olan coşkusunu biliyordu. Israrla “Toprak al, narenciye dik, çiftçilik yap!” diyorlardı. Çünkü herkes mandalina dikiyor, verimli bahçeler oluşturuyor, en az dört yıl sonra ciddi kazançlar elde ediyordu. “Toprak bereketti, toprak anaydı…” .
Oysa onun aşkı başkaydı. Çiftçilik ise onun hiç tecrübesinin olmadığı bir alandı. Amacı üç beş dönüm arazi üzerinde kendi kozasını örmek ve yaptıracağı köy evinde ailesiyle birlikte huzuru yakalamaktı.
O, tavsiye edilen arazilerin dışında kafasında kurduğu hayale uygun bir yer aradı hep. O da yoktu. Belki vardı da kendilerine denk düşmemişti. Buldukları yerlerin ise ya ulaşım sorunu vardı ya su… Veya merkeze uzak yerlerdi. İmara kapalı yerler ise zaten tercihleri olamazdı.
Nihayet aylar sonra ona bir yer gösterdiler.
Yirmi beş dönüm bir mandalina bahçesi… Buna ek olarak on dönüm de deniz gören muhteşem boş bir arazi… Dediklerine göre, “ Adam yangın satıcıymış.” Üstelik fiyatı da uygunmuş. “Burayı kaçırma!” dediler. Eşiyle gidip gördüler. Ağaçlar ihtiyarlamış, adeta balta girmemiş ormana dönmüştü. Yıllardır hiçbir emek verilmemiş; böğürtlenlerin, yaban mersinlerinin, gür çalıların kapladığı öksüz kalmış ihtiyar bir bahçe… Çok zahmetli ve emek isteyen bir yer…” Önce ürktüler, “Olmaz!” dediler. “Toprağı, ağacı seviyoruz ama bu bizim için büyük bir arazi… Bize sadece on dönümlük yer ver.” “Olmaz!” dedi adam. “Alırsan ikisini bir…”
Aylardan beri aradıkları yer bulunamamıştı.
Düşündüler, taşındılar, içlerindeki toprak coşkusu üretmek heyecanıyla birleşince satın almaya karar verdiler. Üstelik o on dönümlük yer içindeydi. Bahçe ise yola sıfır, ulaşımı kolay ve suluydu.
Alacaklardı. Bu da hayallerini ertelemek demekti. Çünkü kırma taş duvarlı o köy evine para kalmıyordu. “Olsun!” dediler. “Dört beş yıl sonra daha güçlü olacağız. Toprak pahalanacak, yetişecek bahçeye bereket yağacaktı. En azından para sorunumuz olmayacaktı.”
Tecrübe ise çok pahalıydı. Hem öğretmenlik hem çiftçilik, ikisi bir arada nasıl yürüyecekti? Bir an kendini örsle çekiç arasında kalmış gibi hissetti.
…
Öğretmen, o akşam mülk sahibine kafasındaki projeleri anlattı. Adam, bir edebiyat öğretmeninin toprak sevincine hayran kalmıştı. Dinledi dinledi, ayağa kalktı. “Ver elini evlat!” dedi. “Ben seni çok sevdim. İşlemleri yarın başlat. Orası senindir. Tam istediğin gibi bir yer. Biraz emek istiyor. İnşallah hayallerin bu topraklarda gerçekleşir. Hayırlı uğurlu olsun!”
O gün çocuklar gibi sevindiler.
Kurdukları o büyülü dünyayı bu topraklarda gerçekleştireceklerdi. Başarının sırrı bilgi ve emek değil miydi? Azim irade değil miydi? Tecrübe ise yaparak, yaşayarak öğrenmek değil miydi?
Aldıkları otuz beş dönüm arazinin yirmi beş dönümünde çiftçilik yapacaktı. Geriye deniz gören on dönümlük muhteşem manzaralı yer kalıyordu. Oraya baktıkça heyecanlanıyor, yaptıracağı köy evinin hayalini kuruyordu.
Öğretmen, büyük bir aşk ve heyecanla işe başladı.
Traktörü yoktu. Alet edevatı yoktu ama azmi ve özgüveni vardı. Heyecanı ve bitip tükenmeyen enerjisi vardı. O sabah yerden bir avuç toprak aldı. Kokladı, ta içine çekti. Sonra gökyüzüne savurdu. “Başaracağım!” dedi. “Başaracağız!” dediler birlikte. Toprak bereketti. Toprak kendilerini bekleyen gül yüzlü sultandı. Ferhat’ın Şirin için dağları delme heyecanıydı.
Karısı: “Mehmet,” dedi. “Daha düne kadar, şu dünyada bir dikili ağacımız yoktur!” diye üzülürdük. Bak şimdi binlerce dikili ağacımız olacak!”
“Sadece ağaç mı?” dedi Mehmet. “Dönüm dönüm topraklarımız var artık. Vallahi kendimi Çukurova’nın ağaları gibi hissetmeye başladım. Düşünebiliyor musun, otuz beş dönüm arazi…”
Karısının ellerini avuçlarına aldı, gözlerinin içine bakarak söyledi: “Yeter ki sen arkamda ol.”
Kadın gülümsedi:
“Hiç şüphen olmasın.”
Tutku böyle bir şeydi.
Önce bir kepçe kiraladı, bütün ağaçları söktürdü. Temizletti araziyi, kitap sayfası gibi düzelttirdi. Kenarlarına demir direkler diktirdi. Dikenli teller çektirdi. Demir raylı kapılar yaptırdı.
Herkes, “Yurt dışından geldi. Hocada para çok!” diyordu. Kimse bilmiyordu ki hoca bütün parasını buraya gömmüş, cebinde maaşından başka bir şey yok. Bütün aylığını son kuruşuna kadar buraya harcıyor, eşinin maaşıyla da geçiniyorlardı.
Köylüler, narenciye fidanları dikmesini beklerken, o herkesi şaşırtan bir kararla ortaya çıktı. Şimdiye kadar o yörede denenmemişi deneyecek, görülmemişi gösterecekti. Otuz beş dönümün yirmi beş dönümüne badem dikecekti.
Duyan herkes şaşırıyor, hocanın tecrübesizliğine yoruyordu.
Hoca, önce gidip ilçedeki ziraat mühendisleriyle konuştu. Tecrübeleri narenciye üzerineydi. “Burası sıcak bölge… Badem yetişmez. Hem parana hem emeğine yazık olur.” dediler. O, ikna olmadı. Gitti, Çukurova Üniversitesi’ndeki hocalarla görüştü. İklim ve toprak incelemesi yaptırdı. “Olur!” dediler. “Burada badem olur.”
Mersin’den bin kök, torbalı badem fidanı getirtti. Dikim ekibi geldi. Belli aralıklarla badem fidanlarını dikti. Traktörün arkasına takılı su deposundan “can sularını” verdi.
Bir edebiyat öğretmeninin çiftçilik yapması, çevre halkının elbette çok tuhafına gidiyordu. Şimdiye kadar gördükleri öğretmen tipine hiç benzemiyordu. Azimli ve kararlıydı. Özgüvenli ve cesurdu. Bazıları ondaki bu azim ve özgüvene hayran kalıyor, bazıları da bıyık altından keh keh gülüyordu. Hatta en yakın akrabaları bile “Gelip bize danışmıyor da mühendisler ile iş tutuyor… Mühendis ne anlar çiftçilikten yahu? Bütün amaçları ilaç satmak… Hepsi kalem efendisi… Galiba Hoca’nın biraz parası var, onu da bir heves uğruna çarçur ediyor.” diyorlardı. “Çiftçilik nere, sen nere? Elinde kitap, ona bakıp çiftçilik yapıyor.” diyenler de vardı. Hatta “Edebiyat öğretmeninin badem dikmesi gibi…” diyerek mesel getirenler bile oluyordu.
O, söylenenleri duymadı, aldırmadı, etkilenmedi. Her şeyin üstüne gözü kara gidiyordu.
Okuldan çıkar çıkmaz eve geliyor, üzerini değişiyor ve doğru bahçeye gidiyordu. Bütün enerjisini oraya harcıyordu.
Fidanlar onun çocukları gibiydi. Onlarla yatıyor, onlarla kalkıyordu. Kuruyan her fidan için üzülüyor, yeşeren her yaprak için seviniyordu. Adeta onlarla konuşuyordu.
Damlama döşetti. Tutmayan fidanları yedekleriyle değiştirdi. Her gün tek tek kontrol etti. Sulama suyu zaman zaman gecikiyordu. Bidonlarla sarı sıcakta su taşıdığı günler oldu. O yine de pes etmedi. Yılmadı, yorulmadı. Umutsuzluğa düşmedi. İçine tonlarca su alacak plastik dev kazanlar kurdurdu.
İkinci yıl gökyüzüne uzanan sürgünler, arazinin çehresini yeşile boyadı. Köylüler, yoldan geçerken ellerini kaşlarına siper edip bu yeşil denize uzaktan bakıyor ve şimdi de farklı bir yorum yapıyorlardı: “ Biz ‘Badem yetişmez!’ demiyoruz, meyve vermez!”
Üçüncü yıl fidanlarda bir iştah bir iştah… Kulaç gibi yeşil sürgünler, meyvenin habercisi çiçekler, gül gibi açılan ağaçlar… Ancak beklenmeyen bir şey oldu. Gökyüzü birden bozdu. Dağları aşıp gelen kirli kara bulutlar, büyük bir homurtuyla başlarına dikildi. Çok geçmeden şimşek çaktı, gök gürledi. Her yere gri kirli bir aydınlık çöktü. Her biri fındık büyüklüğünde şakır şakır dolu yağmaya başladı. Savaş uçaklarından sanki bahçeye bomba yağıyordu. On dakika içinde bahçe tanınmaz hâle geldi. Bütün emekler boşa gitti. Tufan, o güzelim yeşil denizi mahvetmişti. Ağaçlar ağlıyor, öğretmen ağlıyordu.
Hayal kırıklığı içinde günlerce bahçeye gitti geldi. Baktıkça kahroluyordu. Bu kötü bir mağlubiyetti. Aylarca kimseyle konuşmadı. Ne yapacağını bilmiyordu.
Karısının sözleri imdadına yetişti: “Kalk, yerinden doğrul! Mücadele edenler hep kazanamazlar, ama kazananlar hep mücadele edenlerdir!”
O sabah şevk ve heyecanla yeniden başladı işe.
Sanki her şey üst üte geliyordu. Bu defa da bazı ağaçlar, kurumaya başlamıştı. Hep düşünüyordu: “Yoksa köylüler doğru mu söylüyordu? Burada badem yetişmez miydi?”
Yeşil sürgünler bir gün içinde soluyor, sarı bir gazel düşüyor, yaprakları dökülüyor, ölüp gidiyordu. Öğretmen, sabahlara kadar uyumuyor, ne yapacağını bilmiyordu. Büyük bir umutla ilçe tarıma gitti. Yardım istedi. “Dikerken bize mi danıştın? Burada badem yetişmeyeceğini bilmiyor muydun? Çiftçilik senin neyine? Git, öğretmenliğini yap!” dediler. Kahroldu. Her gün birkaç ağaç fire veriyordu. Gitti ilçeden birkaç ziraat mühendisi getirdi. Gösterip inceletti.
Bazıları “Bu bahçede köstebek var. Köklerini o kemirip yiyor.” dedi. Bazıları da “Bu ağaçlara kanser düşmüş. Bulaşıcıdır. Hepsi kurur gider.”dediler.
Kafası iyice karışmıştı. Aylarca ikilem içinde gezdi. Badem mi, narenciye mi? Huzursuzdu. Önce afet, sonra maraz… Fidanlar birer ikişer kurumaya başlamıştı.
O, pes etmedi. Sordu soruşturdu. Adıyaman’da “badem profesörü” adıyla bilinen bir akademisyenle bağlantı kurdu. Durumu anlattı. Hoca, “Hastalıklı ağaçlardan birinin toprak seviyesinden bir karış aşağıya kadar kabuğunu bıçakla soy. Rengini bana söyle.” dedi. Öğretmen dediği gibi yaptı. Rengini söyledi: Kahverengi… Tamam, dedi Profesör: “Çok basit. Zehirli mantar… Şu ilacı al. Gayet ucuz.” Dediği gibi yaptı. Kurumaya yüz tutan, can çekişen ağaçlardan çoğunu kurtardı. Oysa ziraat mühendisleri kendine çok pahalı kanser ilaçları tavsiye etmişlerdi.
Derken bahçeye bu defa da domuz sürüleri musallat oldu. Derdin biri bitmeden diğeri başlıyordu. Gecenin bir yarısında açık ve zayıf yerlerden geçiyor, bahçeye büyük zarar veriyordu. Ağaçların sürgünlerini yemekle kalmıyor, inat edercesine gövdelerini de soyuyordu. Nihayet onun da çaresini buldu. Sınır boyunca elektrikli tel çektirdi. Öldürmüyor ama süründürüyordu. Domuz değmeye görsün, büyük bir gürültüyle patlıyor, elektrik çarpan domuz ya bayılıyor ya da kaçıp canını zor kurtarıyordu.
Kısa zamanda çok şey öğrenmişti. Akülü makas aldı. Budamayı kendisi yapıyordu. Ot biçme makinesi aldı. Bahçenin tüm otlarını kendisi biçiyordu. Motorlu sürek makinesi aldı. Fidanların etrafını kendisi sürüyordu. İlaçlama makinesi aldı. Bahçenin bütün ilaçlamasını kendisi yapıyordu. Kireç aldı. Bütün ağaçların gövdesini kendi boyuyordu.
O pazar annesi ve babasını da çağırmıştı bahçeye. Sabah kahvaltısını birlikte yapacaklardı.
Gelin hanım semaveri yaktı. Bahçeden roka, nane, maydanoz derledi. Hep beraber masaya oturdular. Gelirken odun fırınından aldıkları sıcak pideler mis gibi kokuyordu.
-Bakın, dedi annesi. Şuraya aşılı güller diktim. Her rengi var. Güller, insanın gönül aydınlığıdır.
-Ben de alıç ağacı diktim şu büke, dedi babası. Az sonra can suyu vereceğim. Çok severim. Bana köyümü hatırlatır. Memleketimin kokusunu bulurum onda
-Toprak bir başka, dedi babası. Toprak berekettir. Sevdikçe cömertleşir. İyi ki bu bahçeyi aldın oğlum. Buraya gelince içimiz açılıyor. Emekli karı koca bunalıyorduk evde.
Oğlu gözleri yerde dinledi onları. Yutkundu, söyleyemedi. Toprağa bu kadar tutkulu olduklarını bilmiyordu. Duyduklarında ne kadar üzüleceklerini tahmin edebiliyordu. Nasıl olsa bir gün duyacaklardı. Elden duyacaklarına kendinden duysunlar istedi. Ortalığa konuştu:
-Bahçeyi satıyorum. En azından bir bölümünü…
Bir anda çay bardakları ellerinde dondu. Ekmek bayatladı, çay soğudu, peynir ekşidi, yeşillikler soldu…
Herkes birbirine baktı.
“Neden?” dediler hep bir ağızdan.
-Artık hayallerimi ertelemek istemiyorum.
Yıllar sonra bile köylüler vahşi bir ormandan bir cennet yaratan, çiftçilikte devrim yapan bu efsane edebiyat öğretmeni anlatırlar.
Necdet EKİCİ








