GİDİYORUM BURALARDAN
Aynı masaya karşılıklı oturduk. İkimiz de durgun sular gibiydik. Gözleri içinin derinliklerinde uzun süre sustu. Sonra iki karaçalı gibi yükselen gür kaşlarının arasından dolu dolu baktı:
“Gidiyorum buralardan, Nazmi.” dedi.
“Çok alışmıştık birbirimize.” dedim.
“Evet, çok alışmıştık. Üç yıl aynı evi paylaştık. Acı tatlı hatıralarımız oldu. Hâliyle alışıyor insan.”
“Mustafa,” dedim. Gözlerime baktı. “Gitmesen olmaz mı?”
Gülümsedi: “Kararnâmemi Müdür Bey bu sabah tebliğ etti. İmzalayıp ilişiğimi kestim.”
Cevap vermedim. Gözlerimi pencereye bıraktım. Anladı. Çok üzüldüğümü anladı.
“Bir gün nasıl olsa ayrılacaktık.” dedi ve ekledi: “Arkadaşlık böyle bir şey işte… Tanıyorsun, dostluklar kuruyorsun, hatıralar biriktiriyorsun, gün geliyor ayrılıyorsun. Vedalar zor oluyor tabii…”
Hüzünlü bir sessizlik düştü aramıza. İkimiz de suskunduk. Üç yıl aynı evi paylaşan, aynı okulda görev yapan, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaşın ayrılması…
Öğle yemeğini illa dışarıda yiyelim demişti. Demek bu bir veda yemeğiydi. Beyaz önlüklü garson ikinci kez sormuş: “Ne alırsınız Efendim?”
Farkında olmadan, “Hiçbir şey.” demişim. “Yapma!” dedi, “Son bir defa tuz ekmek olsun.” Sonra, kendine söylediğinden bana da söyledi. Yemekten sonra kalktı, boynuma sarıldı.
“Hakkını helâl et, Nazmi.”
“Hakkım varsa helâl olsun, Mustafa…”
Baktım, yanakları ıslak ıslak.
“Aa, yapma.” dedim. “Benim özüm yufka diyordum, sen benden de kötüsün.”
“Affedersin… Böyleyim işte.”
“Ben gelmeden gitme, akşama seni ben yolcu edeceğim. Okuldan çıkar çıkmaz evdeyim.”
“Gelme.” dedi. “Vedaları sevmiyorum. Giderim ben.”
“Hiç olur mu? Sen benim biricik arkadaşımsın, can kardeşimsin.”
“Biletimi aldım.” dedi. Otobüs şirketini, saatini ve peron numarasını söyledi.
Ben okula döndüm, o eve…
Okul çıkışı doğruca eve yöneldim. Otobüsün kalkmasına yarım saatten fazla var. İçimde kayıp bir dünya hüznü… Koşar adım geldim eve. Baktım kapı kilitli. Mustafa gitmiş, Mustafa yok! İçimde bir sancı, bir eziklik… Geç mi kalmıştım acaba? Baktım, zaman gittikçe daralıyor.
Doğruca terminale koştum. Terminal uzak değildi. Yaya on dakikalık bir yol. Yetişebilirdim. Yolda bir şeyler oldu bana. Nefesim tıkandı. Bir köşeye yığılıp kaldım. Hiç böyle olmamıştım. Bu kadar çabuk yorulacağımı bilmezdim. Koşar adım yürümekle ulaşamayacağımı anladım. Bir taksi tutmalıydım. Nerede taksi, nerede telefon? Gelen geçen özel araçların hiçbiri durmuyordu.
Elim sol göğsümde, soluk soluğa nihayet terminale vardım. Peron boştu. Otobüs yoktu. Sorduğumda, “İki dakika önce kalktı.” dediler. Göğsümde bir Ağrı Dağı…
Oturaklardan birine kendimi zor attım. Terlemiştim. Ensemde müthiş bir ağrı… Çevremdeki insanların tuhaf bakışları, sanki içimi okuyan aynalardı. Böyle bir hatayı nasıl yapardım. Nasıl düşerdim böyle bir gaflete? Halbuki otobüsün kalkacağı saati biliyordum. Son saat Müdür Bey’den izin alabilir, bir taksi kiralayabilirdim. O gün okula gitmeyebilirdim. Kim bilir Mustafa, “Nazmi geliyor mu?” diye kaç kez dönüp dönüp bakmıştır yola. Göz pınarlarım dolu dolu, eve döndüm.
Anahtar her zamanki gibi köşeyi süsleyen Çoban Çırası Çiçeği’nin altında… Kapıyı usulca açtım. Masanın üzerinde bir not:
“Benim iyi yürekli arkadaşım, fenerle insan aradığımda bulabildiğim güzel insan! Edebiyatın caddelerinde yürüdüğüm, dilini anladığım pınar. Hep düşündüm gitmek mi zor, kalmak mı? Kader böyle tecelli etti. Benden yana hakkım varsa helâl olsun. Sen de helâl et. Makbûl olan, insanların birbirini hesaba kitaba dayanmadan, Allah rızası için sevmesidir… İyi ki tanımışım seni. Allah’a ısmarladık. Mustafa…”
Hüzün, göz bebeklerimde vedanın diğer adı olarak billurlaştı. Hayret, evde bir tertip, bir düzen… Her şey yerli yerinde… Sanki annem gelmiş. Ocağın üzerinde bir tencere kuru fasulye… Sımsıcak. Yanında henüz soğumamış yeşil mercimekli bulgur pilavı. Çırpılmış ayran sürahide. Ayrı bir tabakta yeşil soğan… “Ben hep yanındayım, ben hep karşında oturuyorum.” dermişçesine masada iki boş tabak, iki bardak, iki kaşık… Ah Mustafa! Bu ne yüce sürpriz böyle? Bu ne incelik… Yine beni şaşırttın. Söyleyecek söz bulamıyorum…
Ben yemek yapmasını bilmezdim. Bu yüzden yemekleri hep kendi yapardı. Bana bulaşıkları yıkama görevini vermişti. Onu da çoğu zaman beğenmezdi. Gülerdi, “Annen sana hiçbir şey öğretmemiş. Ben olmasam vallahi kıtlıkta kalacaksın.” Birlikte gülerdik. Demek, arkadaşım aç kalmasın diye son yemeğimizi yaptın. Bensiz boğazından geçmediği için yemeden gittin. Şimdi odalar boş, odalar sessiz, odalar sensiz… Radyoda Barış Manço Gülpembe’yi söylüyor, “Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz olamadı Gülpembe.”
Duvarda asılı duran sazım takılıyor gözüme ve sen geliyorsun aklıma… Efkârlanırdın bazen. Sazımı duvardan alır, kucağıma verir, “Çal gardaş!” derdin. “Dağları birbirine kavuştur.” Geceleri uyutan da, güneşi uyandıran da biz olurduk. Şiir gibi konuşurdun. “Ah!” derdin, “Saz çalmasını bilseydim!”
Yunus’un Sarıçiçek ilâhîsini söylerdim. Sonra Karakoç’un, “Sarı saçlarını”… diye başlayan Mihriban’ını okurdum. Ardından, Sarı Gelin efsanesini anlatır, güneşin mecaz kıldığı altın saçlarına yanık türküler söylerdim: “Saçlarını Yol Getir” ya da “Saçlarına Yıldız Düşmüş…” “Ah bir saz çalmasını bilseydim!”
Gözlerimi kapatır, ulu ağaçlar gibi ığralanır, uzun havalar söylerdim: “Etek sarı, sen etekten sarısın.” Türküden türküye geçerdim, “Makaram Sarı Bağlar” veya “Harmana Sererler Sarı Samanı…”
Artık her şeyin adı sarıydı bizim evde; güneş sarı, gece sarı, ay sarı… Yıldız sarı, çiçek sarı, su sarı… Mehlika’nın saçları, ağaçtan düşen yaprak sarı… Bazen takılırdım, “Yüreğini nakışlayan bu altın saçlı Mehlika kim?” Gülerdin. Yine de ser verir, sır vermezdin. “Yok, öyle bir şey! Benim sitemim sarışın kır çiçeklerinedir.” İnanmayan bakışlarımı görünce, “Aşk olsun, aşk olsun Nazmi, benim adım Gül Sarı.” derdin.
Varlığın evimize o kadar sinmiş ki… Bütün odalarda sen vardın. Senin sesin vardı. Her an şu kapıdan girecek, usulca, “Günaydın,” diyecekmişsin gibi. Seni duyar gibiyim, “Kalk hadi! Okula geç kalacaksın. Ben sıcak pide almaya gidiyorum.” Gözlerime inanamıyorum. Asıl sürprizi sona sakladın demek. Ben seviyorum diye masamdaki vazoya konan bir demet iğde çiçeği… Ey Mustafa!
Gittin, gittin de ne oldu? Başın göğe mi erdi? Artık saz çalmıyorum. Dağları birbirine kavuşturmuyorum. Birlikte söylediğimiz Bey Mayıl’ı söylemiyorum. Musa Eroğlu’nu dinlemiyor, Dilaver Cebeci’yi okumuyorum. Celalettin Kurt’un duygu yüklü bestelerini hiç terennüm etmiyor, kitaplarının yüzüne bile bakmıyorum. Şimdi tek bir iğde çiçeği süslüyor masamı. Dokunmaya kıyamıyorum…
Necdet EKİCİ








