1- MAVİ YOL 2025-GÜZ SAYISI (ilk Sayı)MAKALEMAVİ YOL DERGİSİ

Kemal TİMUR -KIRKLAR DAĞININ DÜZÜ/SUZAN SUZİ…

KIRKLAR DAĞININ DÜZÜ/SUZAN SUZİ…

Prof. Dr. Kemal TİMUR[1]

            Daha önce yazdığım birçok yazıda da belirttiğim gibi, toplum olarak yazı yazmak alışkanlığı bizde çok az ya da yok gibi… Diğer taraftan bir istek ve davet olmadan çok da kalemimizi kullanmıyoruz sanki… İşte sıcak bir Pazar gününde, evin balkonunda oturup bir şeyler okuyorken, Kahramanmaraş’ın kıymetli şairlerinden Hanefi Yılmaz Ağabey aradı ve diğer birkaç kıymetli şair ve yazar dostla oturduklarını, yeni bir dergi çıkarmak istediklerini, ilk nüshasını da “Türkü Özel Sayısı” olarak düşündüklerini ve dolayısıyla benim de bu sayıya bir yazı ile katkı sunmamı arzu ettiler. O konuşma esnasında, işlerimin yoğunluğundan bahsederken diğer yandan da ne yazılabilirim ki diye düşünüyordum. Hanefi Bey, sonradan da telefonu Celalettin Kurt Beye veriyorum dedi. Onun da arzusu bu sayıya bir yazı ile katkı sunman şeklinde oldu. Elbistan’ın önemli kalemlerinden olan Celalettin Kurt Bey de Maraş’a geldikten sonra tanıştığım kıymetli edebiyatseverlerdendi. O, aynı zamanda sazıyla ve sözüyle de oturduğu edebiyat meclislerini şenlendiren kadim ve saygıdeğer bir dost…

Kahramanmaraş’ın bu iki kadim dostuna, kesin söz vermesem de, “bir düşüneyim” dedim. Ancak telefonu kapattıktan sonra bu kıymetli şair ve yazarların arzularını yerine getirmemek olmazdı. Branşı Yeni Türk Edebiyatı olan bir hoca türkülerle ilgili ne yazabilirdi ki… Balkonda kitap okumaya devam ederken, bu düşünceler zihnimi meşgul ediyordu. Dolayısıyla çar naçar kitabı kapattım. Biraz daha düşündükten sonra bilgisayarımı açtım ve içimden geçenleri yazmaya çalıştım. Velhasıl, bu yazının yazılma hikâyesi, kısaca bu şekilde başladı. Yani asıl belirtmek istediğim şey şu ki, duygu ve düşüncelerimizi bir zorlama olmadan bir türlü yazamıyoruz ya da yazmıyoruz.

            Bu arada başta Hanifi Yılmaz ile Celalettin Kurt Beyler olmak üzere “Mavi Yol Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi”nin bütün çalışanlarını da bu yazı vesilesiyle, Kahramanmaraş edebiyat ve sanatına yapmış oldukları kültürel katkıdan dolayı hem teşekkür hem de tebrik edip kutluyorum. Ayrıca cesaretlerinden dolayı “Mavi Yol Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi” ve ailesini hem tebrik; hem de uzun süre yayınlanmasını temenni ediyorum.

Birkaç Dikkat

Araştırıldığında şu durum hemen fark edilecektir ki, söylenen ve yazılan bütün türkü ve hikâyeler, bire bir yaşanmış olaylardan esinlenerek kaleme alınmışlardır. Bu yaşanmış olaylar, çok akıcı ve canlı bir dille, kimi zaman şiirle, kimi zaman da nesirle kaleme alınıp yayınlanmışlardır.

İşte yazımızın konusu olan Suzan Suzi Türküsü de bu şekilde hem nesirle hem de nazımla kaleme alınmış önemli bir yapıttır. Bilindiği gibi Diyarbakır Dicle ırmağı üzerindeki On Gözlü Köprü, bir ayağını Kırklar Dağı’nın eteğine, diğer ayağını Diyarbakır-Mardin şosesine basmış tarihi bir köprüdür. Bu eski ve harika kemerli yapıtın üzerinde gerçekleşen bu aşk öykümüz hangi yıllarda türküleştirilmiştir, henüz bilemiyoruz.

Kırklar Dağı

Dicle’yi eteklerinde gümüş bir kuşak gibi dolandıran dağın arka yüzünde, bir mağara vardır. Rivayete gör kırk ermiş zat, sabah namazlarını kılmak için, içindeki serin kaynaktan abdest almak niyetiyle mağaraya girip bir daha da çıkamadıklarından dağa “Kırklar” adının verildiği söylenir.

Kırklar Dağının Düzü” ya da “Suzan Suzi” türküsüyle ilgili birçok kişi kalemiyle olayı tasvir edip anlatmışlardır. Ancak onunla ilgili en güzel tasviri ve hikâyeyi, kendisi de Diyarbakırlı olan, hayatının çoğu bu Kırklar Dağının Düzü olarak bahsedilen yerin karşı yamacındaki Erdebil Köşkü’nde geçen ve “Berdel” öyküsüyle de meşhur olan, şahsımın da hakkında ilk defa bir kitap kaleme aldığı öykü ve roman yazarı Esma Ocak olmuştur.[2] İşte Dicle’nin azıp kudurduğu Nisan, Mayıs aylarının her Cuma sabahı namaz vaktinde Kırklar Dağı’nın mahyasının yapıldığını bizzat gözlemleyen Esma Ocak bu taihi türküyle ilgili şunları kaydeder:

Muradına ermek isteyenler, özellikle genç kızlarla kadınlar çarşaflarına büründüler mi, ellerinde azık çıkınları, daha gecenin alacakaranlığı çözülmeden guruplar halinde ara sokaklardan Mardin Kapısı’na çıkarak olanca inançlarıyla Kırklar’a doğru hızlanırlardı.

On Gözlü Köprü’nün başında, önlerine yerleştirdikleri düz bazalt taşların üzerine eğilmiş, muska yazan hocaların kulağına muratlarını/arzu ve isteklerini bir giz olarak aktarıp, epey para karşılığında yazdırdıkları dualı dilekçelerini köprü gözlerinin birinden Fatiha ile birlikte Dicle’ye atışlarını, Erdebil Köşkü’nün üçüncü kattaki odasından heyecan ve merakla izlerdik. Bir kısmı Dicle’den başını çıkaracak bir balığın, kâğıtlarını kaparsa muratlarının/arzularının olacağına, bazıları dileklerinin doğrudan doğruya pirlere/ermişlere ulaşacağına inandıklarından, akıntının gelişigüzel çizdiği kendi başına buyruk değişken dalgaların arasına batıp çıkan, kâğıdı gözden kayboluncaya kadar bakar, yönlerini Kırklar’a çevirirlerdi. Dağın ilk dönemecini dolandılar mı, görünmez olurlardı birden. Uzun ve zahmetli kıvrımları tükettikten sonra mekâna varır, çarşaflarını çıkarıp mağaranın kapısı önüne sererek namazlarını kılarlar, Kavis Köşkü’ne, çukurdaki Hevsel’in uç kısımlarını gören manzaraya karşı kahvaltılarını yaparlardı. Tazelenmiş ve umut dolu yüreklerle sabah rüzgârının getirdiği buram buram çiçek ve toprak kokularını içlerine çekerek geri dönüşlerini seyretmek hepimizin hoşuna giderdi.

Suzan Suzi…

İşte “Kırklar Dağının Düzü” türküsünün kahramanı Suzan’ın annesi her yıl baharda, sarsılmayan inancıyla Dicle’ye bir arzuhal atmış ve ermişlere yakarmıştı. Ancak evliliğinin onuncu yılında, Allah, kendisine o ermişlerin yüzü-suyu hürmetine Suzan’ı vermişti.

Bu güzel bağışa karşılık onlar da her yıl Kırklar’ın ilk mahyasında şafak sökmeden Suzan’ı mağaranın kapısına kadar gönderip kurbanını orada kestirmeyi, hem de yoldan geçenlere avuçlarla para dağıtmayı adamışlarmış.

On dördüncü kurbanın kesildiği yıl, Suzan büyüyüp genç kızlık çağına girince, acınaklı küçük göğüslerinin günden güne büyümesinden utanır olmuş. Gül rengi yürek biçimi dudaklarına, değişik gri ceylan gözlerine bakıp “Bu Suzi güzeller güzeli olup çıktı” demelerden hoşlanır olmuş. Bu övgüler, insanda hayranlık uyandıran gözlerine hayal-severlik veren bir şeyler doldururmuş.

On beşine girdiğinde onu da her genç kızın başına gelen bir sevda sarmış. Komşu oğlu Adil’in sözü edildi mi uzun kirpiklerini indirerek tutkun bakışlarındaki ‘o alevi gizler yüzünü utangaç gülümseyişler‘ taze bedenini ürpertiler yalarmış.

On altıncı kurbanın kesileceği günün akşamında, o inancı yerine getirmek üzere yeni giysileriyle ince çorabını, topuklu pabuçlarını üst üste koyup uyumuş. Gecenin şafağında uyandırılıp giyindikten, annesiyle babasının “Nice nice yıllara” duasını alarak ellerini öptükten sonra, iki hizmetçi, bir hizmetkâr ve kurbanı ile beraber evinin kapısından çıkmış. Az sonra Adil’in bir gölge gibi kendilerini izlemekte olduğunu görünce Suzan’ın sevinci hareketlerine öyle bir kıvraklık getirmiş, etrafındaki her şey o gecenin yarı karanlığında öyle gün ışıklarına boğulmuş, her şeyi öyle çekici öyle anlamlı ve neşeye batmış olarak görmüş ki, ruhunun o tatlı ve güzel ışıltısı tertemiz yüzünden okunur olmuş. O efil efil bahar sabahında nehri göresiye şehirden uzaklaştıklarında, bir kez dönüp ardına bakmış ve teşekkür yerine gülümsemiş. Bütün yaptığı da bu olmuş…

Üç muhafız gibi kendisini kurbanla beraber önüne katanların eşliğinde, köprüde durup fatihasını okuduktan sonra, dağın sol eteğindeki patikayı dolanmaya başlamışlar.

Adil, köprüyü geçer geçmez dağın sağ yöresinden tepesine doğru koşmaya başlamış ve onlar Kırklar’a yetişmeden öteki yamaçtan bir rüzgâr gibi inip mağaranın kuytusuna gizlenmiş.

Uzun bir süre sonra, hizmetkârın “Allahu ekber allahu ekber, la ilahe illallah” sesine kesilen koyunun acı meleyişi ve hırıltısı karışmış. Kadınlardan biri parmağını batırdığı kanı Suzan’ın alnına basarak: “Haydi namazını kılıp duanı et küçük hanım” demiş ve iki hizmetçi, hizmetkârın yüzüp doğradığı kurbanın etini dağıtmak için hizmetkârla birlikte yokuştan yola doğru inmeye başlamışlar. Kırklar’la yalnız kalan Suzan/Suzi, tüm heyecanı ile gözlerini dört bir yana gezdirirken, Adil mağaradan çıkıvermiş. Sol elinin işaret parmağı “sus” anlamına dudağında, yanına dek yaklaşıp sağ eliyle koluna yapışmış ve koşarak dağın doruğuna tırmanmaya başlamışlar. Kırklar Dağı’nın düzüne vardıklarında soluk soluğa yan yana düşmüşler. Yüreklerinde devleşip boy atan sevginin sıcaklığına eş bir sıcaklık yalayıp geçmiş genç gövdelerini… İkisi de birbirlerine teslim olma sınırına yaklaştıklarını fark etmişler. Ruhları ve bedenleri aynı duyguların sarhoşluğundayken, kurban etini dağıtıp mağaraya doğru yönelen hizmetçilerle hizmetkâr Suzan’ı bıraktıkları yerde göremeyince akıllarına ve gözlerine inanamamışlar. Deliler gibi “Suzaan, Suzaan, Suzan hanım. Suziii, Suziii, heyy kurban olduğumuz Suzi” bağırtılarıyla dalmışlar mağaranın içine ve dağı dört dolanmışlar. Suzan’ı koyduysan bul. Nehrin kıyılarını, dağın dönemeçlerini adım adım, didik didik aramışlar da dağın üstüne çıkmayı akıl edememişler. Ağlaya dövüne şehre varıp:

“Elele tutuşmuş kırk pir mağaradan çıkarak Suzan’ı gözümüzün önünde çekip aralarına aldılar, o Kırklara karıştı” diyerek yolda kararlaştırıverdikleri yalanı ailesine anlatıp efsaneleştirmişler.

Sevgililer ise köprü kemerlerinin altındaki yuvalarından fırlayan sayısız kırlangıç sürülerinin seslerine karışan Dicle’nin şırıltısında birbirlerinin kanının sıcaklığını ve yorgunluğunu kendi damarlarında taşırcasına öyle kaynaşmışlar, öyle heyecanla çayırların ürpertili kırağıları üstünde kucak kucağa düşüp, o kaçınılmazı önleyecek durumdan çıkmışlar ki, felekten çaldıkları dakikaların taşkınlığı geçip kendilerine geldiklerinde, Suzi altındaki çimenlerin ve toprağın kendini göğsünden fırlatıp atmak istiyormuş gibi sallandığını sanıp eteklerini baldırlarının altına yerleştirerek olduğu yerde diz çökmüş…

Sahile çarpıp parçalanan dalgalarla kurbağa sesleri o kadar hülyalı, gökyüzü öyle elemli görünmüş ki Suzan’a, gri hüzünlü gözlerine sel gibi yaşlar yürümüş. Kendini tutamadan kesik kesik hıçkırırken, içindeki acı ve utanç birden çoğalıp patlayıvermiş. Adil, acılı bir sersemlikle yalvarmalı ışıltılar saçan gözlerini sevgilisinin bu kederden tanınmaz hale gelen yüzünden ayıramamış.

Kocaman ve yorgun bir dev gibi sabah uykusunu sürdüren surların kuşattığı şehrin Mardin Kapı’sından yüzlerce insanın boşanıp şoseye döküldüğünü gören Suzan/Suzi, öyle gerçek ve utançlı bir pişmanlıkla yerinden fırlayıp bayır aşağı koşmaya başlamış ki, köprünün orta gözünün üzerine çıkıp kendini Dicle’ye atmasıyla arkasından yetişen sevgilisinin çığlığının azgın sulara karışması bir olmuş. Bir çılgın gibi kıyıya inip bir solukta soyunarak nehrin ortalarına doğru kulaçlar attığında iş işten geçmişmiş. Dicle’nin neresine batıp çıkmışsa aradığını bulamamış Adil. Sükür’e kadar o yarım yamalak umutla yüzüp kendini güçlükle kumlara attığında ölü gibiymiş…

İki gün sonra bitkin bir halde evine dönmüş Adil. Tek kelime etmeden, ağzına tek lokma koymadan yaktığı türküsünü günümüze dek yollamış.

Kırklar Dağı’nın yüzü
Karanlık sardı düzü
Ben öleydim Suzi, Suzi
Ziyaret çarptı bizi.

Köprü altı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış
Tarak getir de tara.

Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim Suzi, Suzi…
Dicle ayırdı bizi…

Kız On Gözlü Köprü’nün orada, Dicle’de boğularak vefat etmiş. Suzi’nin ölümünden sonra, Adil’in de aklını yitirmiş olduğu söylenir.

Şimdi bile ağaçlardan nehrin üzerine uzun ve düşünceli gölgeler düşüren bir ikindi sonunda yahut Dicle’nin üzerinde ay ışığından çırpıntılı yolların uzayıp gittiği gecelerinden birinde, Hevsel/Esfel bahçelerinden yükselen o türküyü dalgalar nehrin karşı kıyılarına dek götürüp köprü gözlerinde ya da tüm dünyada yankılandırıyorsa ve siz de o türküyü dinliyorsanız, öyle yakanızdan tutulup sarsılmış…

O aşk çığlığını, o sevda hıçkırıklarını öyle kanınızda canınızda duymuş gibi olursunuz ki kanatları ne kadar güçlü olursa olsun, aşkın aşamayacağı uçurumları türkülerin açtığına, o insani ve evrensel ateşi, bestelerle güftelerin her zaman alevli tuttuğuna bir kez daha inanarak geçmişe açılan o görkemli kapıdan yüzyılların efsanelerle dolu koynuna girip ürpertili bir uykuya dalarsınız…


[1] Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kahramanmaraş, Türkiye, kemaltimur@hotmail.com

[2] Kemal Timur, Berdel Yazarı Esma Ocak Hayatı Sanatı ve Eserleri, Akademik Kitaplar Yayınevi, İstanbul 2012.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu