TÜRKÜLER DİYARI SİVAS
Anadolu’nun bağrında, taşına dokununca tarih, rüzgârına kulak verince türkü duyulan, ince ince bölünen ses, name name gönüllere yayılan şehir; Sivas…
Sivas, sadece bir şehir değil, bir ezgidir, bir yakarıştır, bir sevdadır her karışında. Tarihin her bir zerresinden gelen feryat, dillerden süzülen niyazdır. Her türküsünde ayrı bir özlem, ayrı bir acı vardır… Yanık avazında mahzun bir gurbet çağrısı semalarda yankılanır…
Kimi zaman sılaya sitem, kimi zaman vuslata umut taşır mısralarında… İşte bu sebeple Sivas türkülerinde sıkça geçen ‘gurbet’ kelimesi yalnızca bir mekân değil, kara yazılı bir kaderdir ezelden beri… Kızıldağ’dan boy verip şahlanan duygular, Kızılırmak’la akıp coşar cümle cihana… Kimi zaman ağlar, kimi zaman oynar analar… Düğünler, halaylar türkülerle şenlenir, türkülerle hüzünlenir.
Âşık Veysel’in sesiyle yankılanan dağlar sadece bir coğrafya değil, bir milletin hafızasıdır. Yaşadığı olumsuzluklar, haksızlıklar, insanı insana ayna kılmış, gönül gözüyle görmesine vesile olmuştur. Şiirlerinde hoşgörü, sevgi, birlik ve beraberlik, vatanseverlik ve tabiat konularını yüreğinden bir ırmak misali akıtmıştır Âşık Veysel… Sazının telinden, gönlünün dilinden ; “Dostlar Beni Hatırlasın”, “ Uzun İnce Bir Yoldayım”, “Kara Toprak”, “Güzelliğin On Para Etmez”, gibi birçok eseri gelecek nesillere bırakmıştır.
Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin semasında ışılayan bir yıldızdı Pir Sultan Abdal; sazının teline, halkının derdini; sözünün içine hakikatin izini işleyen bir ozan, yürekli bir Âşık’tır. Yaşamı boyunca hem aşkı, hem isyanı dile getirmiştir. Onun türküleri susturulan seslerin yürekli feveranı olmuştur. Bektaşi geleneğinden gelen, geçmişten günümüze insanın süre giden dertlerini dile getiren bir yiğittir Pir Sultan Abdal…
Türküler, unutmamak için söylenir. Şehirler değişir, ülkeler değişir, insanlar da bir ömre tabidir ve değişir. Ancak türküler duyguların ceddinden gelirken kavillidir gönülle, tekmili aynı kalır, değişmez; özü tektir… Mısralardan süzülen yangınla yürekleri dağlayarak o içli ezgileriyle dilden dile gezinerek gelir türküler. Sivas’ta da yüzyılların içinden kopup gelirken zamana inat, unutulmamak için name name söylenir türküler, tıpkı bir dostun hasreti gibi, bir sevdanın vuslatı gibi, bir evladın ıstırabı gibi gönüllerde yeşerir, dillerde filizlenir.
Sivas, sert iklimiyle yoğrulmuş yüreklerin toprağıdır. Kışı ayazıyla dondurur, yazı sıcağıyla kavurur. Bu sebeple beden acıyla katmerleşirken yürekler daha bir kuvvetlenir, hissiyatla öbeklenir. Gönülden süzülenler sebatla ince bir ezgiye yaslanıp, asırlarca dile gelir türküler. Anadolu’da her şehir türkü söyler ama Sivas’ta türküler yaşanır da dillenir… Gurbete giden oğlun ardından hasret tezenesi, imkânsıza baş eğen sevda mektupları, toprağa şehit düşen askerin anasının ağıdı, kanlı gözyaşları, dağdaki çobanın yalnızlığı damla damla türküye düşer, türküye dönüşür…
“Ben gidersem sazım kalır” diyen Veysel’in mirasıdır türküler… Bu yüzden bir dua gibidir, bir vasiyet, bir emanettir türküler. Sivas, sözün susmadığını yürekle dile getiren türkülerin anavatanıdır. Bir türkü tutturulacaksa bozkırın rüzgârı hâlâ Sivas’tan eser; yel de esse, sel de geçse, orada bir acı türkü çağıldar…








