TÜRKÜ: TÜRK’ÜN SESİ
Yazan: Celil ÇINKIR
GİRİŞ: Türkünün Tanımı, Tarihçesi ve Müzikal Çerçevesi
Türkü, halk arasında sözlü kültürle kuşaktan kuşağa aktarılan, genellikle hece ölçüsüyle söylenen, belirli bir ezgiyle dile getirilen, halk şiirinin müzikle birleşmiş hâlidir. Sözlü anlatım geleneğinin merkezinde yer alır ve milletin ortak hafızasında, sosyal olayların, bireysel duyguların, tarihî gelişmelerin yankı bulmuş biçimidir. Anlamı itibariyle “Türk’e özgü” olan, Türk milletine ait şiirli ve ezgili anlatım demektir. Sözlü halk edebiyatı içinde hem lirik hem epik hem de didaktik işlev görebilir.
Tarihi kökeni, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolda, kopuzla anlatılan destanlardan başlayarak günümüze kadar ulaşır. Divanü Lügati’t-Türk’teki “yır”, Dede Korkut Hikâyelerindeki kopuzlu anlatım, Türkü’nün uzak atalarıdır. Anadolu’da bu yapı, ozan-baksı geleneği, sonrasında âşık geleneği ve nihayet modern halk müziği formuyla bugüne ulaşmıştır. 16. yüzyıldan itibaren Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi halk şairleri aracılığıyla türkü; hem halkın hem bireyin sesi olmuştur.
Türkü formları, yöreden yöreye çeşitlenir:
Uzun havalar (serbest ritimli): Hoyrat, bozlak, divan, müstezat, ağıt
Kırık havalar (usullü, ritmik): Zeybek, horon, halay, bar, semah
Her türkü, ya anonimdir ya da bir söyleyeni vardır ama genellikle halk belleğiyle yoğrularak anonimleşir. Bu nedenle, türkü yalnızca bir bireyin değil, bir toplumun duygusunun ürünüdür.
Türkünün Enstrümanları: Sesin ve Sözün Yoldaşları
Türkülerin icrasında en çok kullanılan çalgı şüphesiz ki **bağlama (saz)**dır. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, her türküde bir bağlamanın telleri sızlar. Ancak bölgesel farklılıklarla birlikte kullanılan enstrümanlar da çeşitlenir:
Kopuz, cura, divan sazı: Âşık geleneğinin asli çalgılarıdır.
Kemençe, tulum: Karadeniz türkülerinde ön plandadır.
Mey, duduk, zurna, klarnet, davul: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun derin sesli türkülerini taşır.
Kaval, ney: Alevi-Bektaşi deyişlerinde ve içli uzun havalarda eşlik eder.
Kabak kemane, rebap: Tasavvufi ve klasik halk müziği etkili türkülerde görülür.
Görüldüğü gibi, her coğrafya kendi sesini kendi sazıyla verir. Ama söz, yine türküde birleşir. “Nerede bir türkü söyleyen varsa, oraya gidin, oturun, dinleyin. Çünkü kötü insanların türküsü olmaz.” – Neşet Ertaş
Bir milletin acısını, sevincini, direncini, özlemini; bir çobanın dağ başında yalnızlığıyla, bir gelinin analıktan ayrılma ağıdıyla, bir asker uğurlamasında dualarla yoğrulmuş çırılçıplak hakikatidir türkü. O yüzden türkü dediğimizde sadece bir müzik formundan değil, bir hayat tarzından, bir kültür kodundan, bir kimlik meselesinden söz ederiz.
Anadolu’nun taşını toprağını işleyen ellerden süzülüp gelen bu sesler, yalnızca melodik değil; tarihi, coğrafyayı, sosyolojiyi ve hatta metafiziği taşır içinde. Çünkü türkü, sadece söylenmez… Türkü yaşanır.
“Bozkırda bir yankı: Bozlak”
Bozkırın çığlığıdır bozlak. Kurumuş toprak gibi çatlayan bir sesle çıkar; bazen “ahh” olur, bazen “yâr” olur. İç Anadolu’nun, özellikle de Yozgat, Kırşehir, Kayseri, Sivas ve Niğde’nin bağrında yeşerir. Ama toprağı yeşertmez, yüreği kavurur.
Neşet Ertaş’ın deyimiyle: “Bozlak, insanın içinden gelir, su gibi akar. Hele o saz, gönül telinle çalınırsa, işte o zaman insan ağlamasa bile ağlamış kadar olur.” Bozlak, bir kalıp değildir, bir çağrıdır. Bir divan kurulur da o çağrıya yâr gelmezse, o bozlak ağıta dönüşür.
“Bozlak’ın Gölgesinde Bir Hicran: Yozgat Sürmelisi”
Her coğrafyanın kendine ait bir sesi vardır, ama Yozgat’ınki başka. Yozgat Sürmelisi, bozlağın kardeşi, barak havasının akrabası, ama en çok da Yozgatlının kaderidir.
Neşet Ertaş’ın sesinde “Yozgat Sürmelisi”ni duyduğunuzda, o usul usul akan acının altında ne büyük bir dağ yattığını anlarsınız. Bu ezgi biçimi, teknik olarak yarı serbesttir; yarı bozlak formunda, ama içinde barak’tan da, uzun havadan da izler taşır.
Sözleri çok konuşmaz, ama sesi çok şey söyler:
“Sürmelim aman aman…
Sürmelim neyleyim şu gönlüm elden gitti…”
Bu türkü formunda bağlama hafifçe inler, söz ağır ağır süzülür.
Yozgat Sürmelisi bir isyan değildir.
Bir kabulleniştir.
Belki de Türk halk müziğinde en çok “sabredenin” sesidir.
“Alevi-Bektaşi Geleneğinde Türkü”
Alevi-Bektaşi müziğiyle türkü arasındaki sınır, çoğu zaman flulaşır. Çünkü burada türkü, ibadetle iç içe geçmiş bir söz biçimidir. Semahlar, deyişler, nefesler bir yandan Tanrı’ya seslenirken, diğer yandan topluma, hakikate, insana seslenir. Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Şah Hatayi, Dertli Divani, Ali Ekber Çiçek, Erkan Oğur gibi isimler bu geleneğin sesini bugüne taşıyan derin köklerdir.
Dikkat edin, bir Alevi deyişinde bağlama sadece müzik enstrümanı değil, bir posttur. Her tel, bir sırra giden yol gibi çalınır. Semah dönenlerin ayakları yerden kesilse de, sözü yerle birdir: insan ol, adil ol, sev.
“Karadeniz’in Kemençeye Düşen Türküsü”
Türkü dendiğinde ağır başlılık bekleyenlere inat, Karadeniz çıkar karşımıza.
“Ha bu dere ha bu dere” diye başlayan serzenişler, bir anda kemençenin dizginlenemez neşesiyle horona dönüşür.
Ama dikkat! Neşeli sanılan Karadeniz türkülerinin her biri aslında hasretin, ayrılığın, ölüme meydan okumanın maskeli halidir.
O fırtına sesleri sadece doğadan değil, içlerinden de esip geçer.
“Doğu’nun Uzun Havaları: Ağıtın Yükü”
Doğu Anadolu’da türkü, gürül gürül akan bir nehir gibidir. Bingöl’ün bir köyünde duyduğunuz uzun hava, Erzurum’da ağıta, Van’da seher yeline döner.
Burada türkü, geçmişin arşividir.
Her kelime bir yitik anıdır, her mısra bir cenazedir.
O yüzden Doğu’nun türküsü çoğu zaman “gitme gülüm, kurbanın olam” diye başlar, “öldüm de haberin mi olmadı” diye biter.
“Çukurova’nın Barak ve Garip Türküsü”
Çukurova’ya gelince… Türkü burada sıcaktır. Çünkü toprak sıcaktır, pamuk sıcaktır, yoksulluk sıcaktır.
Barak havası Gaziantep’ten Adana’ya, Maraş’tan Hatay’a kadar yaylanın, göçün, kederin, zılgıtın harmanıdır. Ağır ağır başlar, ama insanı içine çekip döverek döner.
Yarı bozlak ise tam anlamıyla bu bölgenin “hem ağlarım hem gülerim” halidir.
Ve bir dipnot: Kırşehirli Muharrem ERTAŞ ve Gaziantepli Şerif AKBAĞ gibi bölge ozanları, Bozlak ve Barak türküleriyle kimsesizliği bile söyletecek kadar mahirdir.
“Sel Feyzlizof Kalburabastî Hazretleri Der ki:”
Hazret, bir gün şöyle buyurmuş: “Evladım, türkü dediğin şey hem kırık kalbe derman, hem sofrada çökelek. Bir insan türkü söylerken kaşlarını çatıyorsa, o ya keman çalmaya niyetlidir ya da eşi kapıyı kilitlemiştir.”
Ne kadar haklı! Çünkü türkü hem ağlatır hem sarar.
Yaradan’a yakarıştır bazen, bazen de gelin alma havasıdır.
Türkü hem meydan okur hem boyun eğer.
“Haykırışın Türküsü: Epik Söyleyişin Mirası”
Türkü sadece hüzünlü bir ağıt, yanık bir sevda değildir.
Türkü bazen de haykırmaktır.
Bir dağın zirvesinde “vurun!” demek, bir zulmün ortasında “dönmem!” demektir.
Bu geleneğin en gür sesi Dadaloğlu’dur:
“Ferman padişahın, dağlar bizimdir!”
O bir isyandır, ama kaba değil.
Halkın yüreğinden süzülüp gelen onurlu bir karşı çıkıştır.
Köroğlu’nda bu daha da belirginleşir:
Köroğlu, zalime mızrağını değil, şiirini doğrultur.
“Yiğit olan meydana çıkar
Namert kaçar gölgelerden…”
Bu söyleyiş tarzı, Anadolu’da sadece dağ başlarında değil, köy meydanlarında, düğünlerde, ocaklarda, hatta çoban kavalında bile yankı bulmuştur.
Bu gelenek bugün hâlâ sürüyor. Dadaloğlu, Köroğlu, Ruhi SU, Andırınlı Âşık Kul Halil’in türküleri, direnişin lirizmle birleştiği en sade ama en vurgulu örneklerdendir.
“Zalim düzen döner bir gün
Mazlumun gözyaşı kalmaz…”
Ve ses olarak da örnek derseniz, Ruhi Su bu haykırışın şehirlere taşınmış, bağlama ile bütünleşmiş adıdır.
Sesiyle sadece türkü söylemez, bir halkın öfkesini nota nota işler.
Bu söyleyiş, bazen bir bozlak olur, bazen bir divan,
Ama her zaman bir vicdan olur.
“Koşma, Semah, Hoyrat, Gurbet…”
Her türkü formunun bir karakteri, bir doğası vardır.
Koşma, dörtlüklerle akan halkın nabzıdır.
Semah, dönenin içini aydınlatan manevi yürüyüştür.
Hoyrat, özellikle Diyarbakır, Urfa, Mardin yöresinde serbest ölçülerle okunan serzeniştir.
Gurbet türküsü, en sessiz haykırıştır: “Ana ben gidiyom, geri dönmemek var…”
Son Söz Yerine
Türkü bizim yüzümüzdür. Acımız da oradadır, umudumuz da.
Neşet Ertaş’la başladık, onunla bitirelim:
“Türkü söylemeyen insan, susuz değirmene benzer.” O halde bırakın, dert biraz konuşsun.
Bırakın, türkülerimiz bizim yerimize yaşasın, bizim yerimize anlatsın.
Ve siz…
Eğer bir yerde türkü söyleniyorsa,
Çekinmeyin, oturun o sofraya,
Belki sizin dertleriniz de bir gün bir türküye dönüşür…








