1- MAVİ YOL 2025-GÜZ SAYISI (ilk Sayı)MAVİ YOL DERGİSİ

Hayrettin YAZICI -DEDE KORKUT KOPUZUNDA TÜRKÜ İZLERİ

DEDE KORKUT KOPUZUNDA TÜRKÜ İZLERİ

Hayrettin YAZICI

Bugüne kadar bir iddiayı sürekli dile getirdim: Orhun Kitabeleri’ni, o taş anıtları, taşa kazıyan muhteşem dilin arkasında mutlaka büyük bir edebiyat olmalı. Bu edebiyat olmadan bu kitabeler yazılamazdı. Yazılmışsa eğer –ki yazılmıştır– bu da demektir ki, ardında büyük bir edebiyat bırakılmıştır. Bu aşamada, henüz o edebiyata bütünüyle ulaşabilmiş değiliz. Ama bir gün ortaya çıkmayacağını da kimse iddia edemez. Son dönem araştırmaları bu açıdan umut verici izler taşımaktadır.

Bu iddiamızı açığa çıkaran en büyük kaynaklardan biri Dede Korkut Hikâyeleridir. Hikâyelerin iz düşümüne ve geçmişe dönük göndermelerine baktıkça, her geçen gün onları yeniden keşfetme duygusu uyanıyor içimizde. Dede Korkut, bu yönüyle bizi ilk sesimize, ilk sözümüze kadar götürüyor. Benim inancıma göre, sözden önce ses vardı; terennüm, avaz, çağrı… Bu sesle başlayan aşinalık, zamanla söze dönüştü. Kurallı ve kaideli bir hâl aldı. Bizi şiire, türküye, şarkıya, hikâyeye taşıdı.

Dede Korkut ister yaşamış bir şahsiyet olsun, isterse yaşatılmış bir efsane; bu durum özünü değiştirmez. Çünkü Dede Korkut, gerçek bir kimlik ve kişilik olarak karşımızdadır. Asıl önemli olan da budur. Bizi ona çeken şey, işte bu derinliktir. Uluğ Türkistan’ın, Orta Asya bozkırlarının bu sesten ve bu sedadan yoksun olması düşünülemezdi. Çünkü ses, en çok da uçsuz bucaksız bozkırlara, aşılmaz dağlara, sonsuz ovalara yakışır. Bugün bile hâlâ öyledir. Bozkır, önce sesiyle, sonra şekliyle tanınır. Dede Korkut da Türk tarihinde bu avazın en gür yankılandığı simalardan biridir.

Nasıl ki Kadim Türk Tarihi Dede Korkut’suz eksik kalırsa, Dede Korkut da kopuz olmadan eksiktir. Çünkü Dede Korkut, kopuzla bütünleşmiş bir şahsiyettir. Onun kimliğini tamamlayan, ruhuna yön veren enstrümandır kopuz. Dede Korkut, nereye gitse kopuzuyla gider. Nerede dört kişi bir araya gelip bir meclis kurmuşsa, oraya o da kopuzuyla gelir. Savaşta, barışta, toyda, yasta, gündelik hayatta… Yeter ki bir meclis kurulsun. O meclisin ruhunu yoğuran, şekillendiren, derinlik katan yine Dede Korkut’tur. Her mecliste ya tedavi eder, ya nasihat eder, ya da töreyi hatırlatır. Kimi zaman da eğlendirir. Bu yönüyle bakıldığında Dede Korkut, sadece bir ozan değil, aynı zamanda bir toplumsal şifacıdır. Bir arif, bir bilgedir. Her gittiği yere kopuzuyla gider; söze, boy boylayıp soy soylayarak başlar.

“Dede Korkut, bütün hikâyelerde karşımıza çıkar. Asıl vazifesi, kopuz çalarak boy boylayıp (herhangi bir hikâyeyi anlatmak), soy soylamaktır. Boyların içindeki manzum bölümlere ‘soy’ denir. Bu bölümleri kopuz eşliğinde söylemeye ‘soy soylamak’ denir.”

Bilindiği üzere, Türk topluluklarında sosyal yapılanma aşiret ya da kabile değil, boy esasına dayanır. Bu nedenle “boy” ve “soy” kavramları hem tarihsel hem kültürel olarak çok özel anlamlar taşır.

Peki hangisi daha eski: Kopuz mu, Dede Korkut mu? Ya da kopuz, Dede Korkut’la mı anlam kazanmıştır? Kaynaklar bu konuda kesin bir şey söylemez. Ama şu bir gerçek: Eğer Dede Korkut olmasaydı, bugün kopuzu bu kadar yakından tanır mıydık, meçhul. Evet, şamanların, kamların, baksıların da kopuz kullandığını biliyoruz. Ama bu kullanım Dede Korkut’tan önce mi, sonra mı, eş zamanlı mı, bu da net değil. Ama şu kesin: Kopuz deyince akla Dede Korkut; Dede Korkut deyince de kopuz gelir. Ve bu bağ, tarihî gerçeklik içinde son derece doğaldır.

Araştırmalarımızda, iki tür kopuzla karşılaşıyoruz: Ağız (nefesli) kopuz, yani demir kopuz ve telli kopuz. Dede Korkut’un, ağız kopuz değil, telli kopuz çaldığı kanaatindeyiz. Ağız kopuzu ile ilgili Tuva (Tıva) bölgesinde anlatılan bir efsane ise bize, türkülerin nasıl doğduğuna dair eşsiz bir fikir verir:

“Demir-khomus, yani demir ağız harpu (ağız kopuzu), Tıva topraklarında ezelden beri yankılanır. Sesi derindir, titreşimlidir; sanki dağların ruhundan kopup gelmiş gibidir. Onun büyüsü de tam burada yatar: İçli, insanın içine işleyen bir ezgi…

Kadim anlatılara göre, demir-khomus’un doğuşu hüzünle örülmüş bir aşkın hikâyesine dayanır. Genç bir kız gönlü olmadan zengin bir adama verilir. Oysa o, fakir ama maharetli bir demirciyi sevmektedir. Aşkları gizli gizli büyür, ama kader onları ayırır.

Demirci yıkılır; atölyesine kapanır. Demirden bir khomus döver. Her darbe, her tel titreşimiyle içini döker. En sonunda aklını yitirir, kendini dağlardan atar. Genç kız da ardından aynı uçurumdan atlayarak sevgilisinin izinden gider. Geriye, âşık bir yüreğin elleriyle dövülmüş demir khomus kalır…”

Telli kopuzun oluşumuyla ilgili bir başka efsane de şöyledir:

“Zamanın birinde, halkın müzikten bihaber olduğu çağlarda, Kamber-Kam adlı bir avcı, ormanda yürürken ağaçlar arasında gerilmiş bir bağırsağın rüzgârla titreşip ses çıkardığını işitir. Bu, bir maymunun bağırsağıdır. Avcı bu sese hayran kalır. O andan itibaren içi oyuk bir ağaç parçasına bağırsağı gererek ilk telli sazı yapar. Bu ilk melodi, bugün hâlâ Kırgızlar arasında çalınan ‘Kamber-Kam havası’dır.”

Bazı kaynaklarda, kopuzun bizzat Dede Korkut tarafından icat edildiği ve ilk kullananının da o olduğu belirtilir. Hangi anlatım doğru olursa olsun, şu gerçek değişmez: Ses, terennüm, ezgi ve türkülerin ardında daima bir hikâye vardır. Ve bu hikâyelerin çoğu kopuzla birlikte var olmuştur.

Bugün kopuz denince çoğunlukla Dede Korkut ve telli kopuz akla gelmektedir. Nasıl ki Dede Korkut, Anadolu’da evliya ve ermiş olarak kabul edildiyse, kopuz da o denli kutsal bir saz hâline gelmiştir. Kopuz, yalnızca bir eğlence aracı değildir; aynı zamanda bir şifa aracıdır. Başta öpülüp başa konularak, törensel bir edayla çalınması, tören sonunda yine başa konularak saygıyla kaldırılması bunu yeterince anlatır.

Kopuz, Tıva-Tuva’dan başlayarak Türkistan’ın dört bir yanına, oradan Anadolu’ya, Balkanlar’a kadar yayılmıştır. Bu yayılmada, hikâyelerin, destanların, ağıtların, ezgilerin, kahramanlıkların ve elbette türkülerimizin eşlikçisi olmuştur. Onu tarihsel olarak kalıcı kılan da şüphesiz Dede Korkut Hikâyeleri olmuştur.

Bu kültürel izlerin günümüze dek ulaştığı yerlerden biri de benim doğduğum topraklar olan Bayburt’tur. Kadim geçmişle derin bağlar kuran sözlü geleneğin önemli bir taşıyıcısıdır Bayburt. Dede Korkut’un adı özellikle Bey Böyrek, Banu Çiçek, Bayburt Kalesi gibi anlatılarda sıkça geçer. Bayburt’un Masat köyünde Korkut Ata adına bir türbe vardır. Türbe kelimesi bile tek başına, Dede Korkut’un bu topraklarda nasıl bir manevi şahsiyet olarak benimsendiğini anlatır. “Kopuz” adını taşıyan bir köyümüz olduğu gibi, birçok aile de “Kopuzlu” soyadını taşır. Hatta “Kop Dağı” gibi coğrafi adlar da bu köklü geleneğin sembolleridir.

“TÜRKÜ” kavramı da bu bağlamda anlam kazanır. Türkü, Türkiye’nin sözlü geleneğinde, bir ezgiyle söylenen halk şiirlerinin genel adıdır. “Türkü” kelimesi, “Türk” sözcüğüne ilgi eki “-î” eklenerek oluşturulmuştur; yani “Türk’e ait, Türk’e özgü” anlamındadır.

Makalenin başlığında geçen “Dede Korkut Kopuzunda Türkü İzleri”, aslında çift yönlü bir imkân sunar. Hem “kopuzda türkü izleri” hem de “türküde kopuz izleri” şeklinde okunabilir. Hangisini esas alırsak alalım, bu izlerin varlığı tartışılmazdır. Çünkü kültür, tarih içinde akıp gelen, değişse de tamamen kopmayan bir damar gibidir. Dede Korkut’un hikâyeleri ve kopuz geleneği, yalnızca etkili olmakla kalmamış, pek çok türkünün kaynağını da oluşturmuştur.

Elbette bir başka gerçek daha vardır: Bozkır kültürünün şartları ile yerleşik hayatın şartları birbirinden farklıdır. Bu farklılık bireyden topluma kadar her alanı etkilediği gibi, türkülerin doğasını da etkilemiştir. Şüphesiz türküler, gurbet, sevda ve ayrılık gibi duygularla iç içedir. Ama Dede Korkut’un dünyasında, kadın-erkek ilişkilerinden önce kahramanlık ön plandadır. Kadınlar da erkekler gibi ok atar, at biner, yiğitlik gösterir. Burada aşk varsa bile, o aşkın merkezinde kahramanlık ve sadakat vardır. Kadının doğurganlığı, erkeğin koruyuculuğu ile bütünleşir. Sevgiden çok neslin devamı esastır.

Ancak bazı hikâyelerde bugünkü anlamda aşk ilişkileri de görülür. Fakat bu, daha çok yerleşik hayatla birlikte gelişmiştir. Dolayısıyla türküler, özellikle sevda ve gurbet temalı olanlar, çoğunlukla yerleşik kültürün ürünüdür. Bozkır hayatında da ayrılıklar olmuştur, ama bunlar genellikle esaret ve sürgün şeklinde yer bulmuştur.

Hiç kuşkusuz, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Dadaloğlu’ndan Âşık Sümmani’ye, Bayburtlu Zihni’den Âşık Veysel’e, Mahsuni’den Reyhanî’ye uzanan halk şiiri zincirinde, bu kültürel izleri açıkça görmekteyiz.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu